Vilayet binasının rakımı nerede yazar?
Ahmet Siyahî lakabı nereden gelir?
Bir cami avlusundaki nadir bir eser mi var?

Tüm bu soruların cevabı tabi ki Kastamonu’nun sokaklarında ama bunun için o eski sokaklarda o yokuşlarda gezmek gerekiyor.

Kastamonu’da yaşamak benim gibi bir fotoğrafçı için büyük bir şans. Burası; doğası, kültürü ve yaşatılan değerleriyle adeta doğal bir stüdyo, yaşayan bir laboratuvar.

Ben de hafta sonları genelde arazide olurum ama eğer şehirde kalmışsam, hele de hava
böylesine soğuk, yağışlı, karamsar ise hiç duramam. Kendimi bu şehrin kadim sokaklarına bırakırım. Honsalar’da, Kırkçeşme’de, Vakıf’da Akmescit’te ya da Aktekke de belki de Sarıkaya’da… Kahverengi tabelaların, ahşap minarelerin ve eski konakların peşine düşerim.

Elimde makineyle beni görenler önce garipser.
“Kim bu?” der gibi bakarlar.
Çocuklar peşime takılır: hep bir ağızdan seslenirler “Amca bizi de çek!”
İhtiyarlar dikkatlice beni boydan boya süzer: “Bu niye bizim eski kapının fotosunu çekiyor ki? Diye söylenirler.

Bana soracak olursanız da ben çok seviyorum bu eski mahalleleri. Kendimden, çocukluğumdan geçmişimden bir şeyler bulurum.

Onlar da tıpkı ben gibidir.
Buradaki evler gibi insanlar da ancak birbirine yaslanarak ayakta durabiliyor.

İşte yine bir hafta sonu oldu. Üstelik hava soğuk, karamsar ve yağışlı, şehrin merkezinde, elimde makine, vilayet binasının önündeyim. Nereye gitsem diye düşünürken girişteki küçük bir detay dikkatimi çekiyor: metal bir mühür.

Çoğu kişinin fark etmeden geçtiği bu mühür aslında bir şehrin hikâyesini anlatıyor.

Mühür üç bölümden oluşuyor:
Üstte “Şehir Emaneti”…
Ortada 714,80…
Altta ise bir işaret: nirengi noktası.

714,80 Bu sayı, bulunduğumuz noktanın deniz seviyesinden yüksekliği. Ve şehrin tam merkezi.

Bu küçük detay bile, Kastamonu’nun ne kadar derin bir geçmişe sahip olduğunu hatırlatıyor.

Zaten bu şehirde evlerin, tarihi yapıların ya da sokakta gördüğünüz herhangi bir duvardaki taş bile sıradan değil. Mutlaka geçmişimizin bir yansıması bunu en iyi; “Beş şehir ” adlı eserinde Ahmet Hamdi Tanpınar’ şöyle ifade etmişti.
“Atalarımız inşa etmiyordu, adeta ibadet ediyordu.”

Yolumun üzerinde, 1909 yılında dönemin valisi Ömer Âli Bey tarafından yaptırılan Yâdigâr Çeşmesi var. “Ömer Âlî Bey sadece iyi bir yönetici değil; aynı zamanda "Cemal Bey" ve "Türkmen Kızı" gibi romanları olan, beş dil bilen entelektüel biridir.” Bir dua ile valimizi anıyor, yadigârının o taşlarına dokunuyor selamlıyorum.
Bu şehrin her yerinde bir saklı tarih bir güzellik var. Cebrail Camii’nden Kırkçeşme yokuşuna doğru ağır ağır tırmanıyorken bu daha iyi anlaşılıyor. Her durup geriye baktığımda şehir biraz daha açılıyor, biraz daha genişliyor. İnsan sadece manzaraya değil donmuş bir zamana da bakıyor sanki.

Yokuşun sonunda bir tabela karşılıyor beni:
“Doğrusöz Matbaası 1945”
Bu eski demir tabela bile başlı başına tarih ve bir yazı konusu olabilir.

Az ileride bir cami, bir türbe…
Ahmet Siyahî…
Siyah sarık sardığı için bu lakapla anılan bir evliya, bir gönül insanı.
Burası evliyalar şehitler diyarı, Ahmet Siyahi Hazretleri de doğduğu şehirde, kendi adını taşıyan mahallede, kaleyi ve şehri gören bir noktada yatıyor.
İsteği üzerine mezarının üstü kapatılmamış. Türbe yapılmamış. Tıpkı o mütevazı gönlü gibi sade bırakılmış.

Cami avlusundaki nadir bir eser!

Biraz daha ilerleyince Abdülcebbar Camii’ne ulaşıyorum. Cami çok güzel olsa da, benim asıl ilgimi çeken ise avludaki harika bir eser, dikkatimi çekiyor. Ne olduğunu anlayabilmek için başvuru kaynağım olan Fazıl Çiftçi Hocamın Camiler, türbeler, çeşmeler, kitabına bakıyorum.

Hocamız çok güzel açıklamış,

Tarihi: Kitabelerden anlaşıldığı üzere çeşme 1309 (M. 1891-1893) yılında yapılmıştır.

Banisi: Kaynakta belirtildiği üzere kitabesi, dönemin Kastamonu Valisi Faik Paşa tarafından yazdırılmıştır. “Faik Paşa, Kastamonu'da iz bırakan, edebi yönü güçlü valilerden biridir.”

"Vürûd ettikçe buna deme felek, Bekâsına dua eyler ins ü melek 1309"

Anlamı: "(Bu çeşmeye) yolun düştükçe bunu felekten (kendiliğinden olan bir şey) sanma; zira bunun kalıcı olması için insanlar ve melekler dua etmektedir."

Mimari Formu: Belgede de "çadır biçiminde bir külahı olan" ve "bütün taştan çıkarılmış" şeklinde tarif edilen bu yapı, nadir görülen masif bir tasarıma sahiptir.

Yani bu şehirde bir taşın bile tek bir görevi yok bazen bir çeşme olurken bazen de üzerine yazılan bir tarih kitabı görevini yapıyor.

Ben de öyle…
Amaçsız gibi görünen bir yürüyüşte, aslında tarihin izini sürüyorum.
Dokunduğum her kapı, her taş, her duvar bana bir şey anlatıyor.

Bir konağın kapısında uzun süre kalıyorum.
Tutamakları, yıllar boyunca dokunan ellerin izinden beyazlamış.

Kimler geldi geçti buradan?
Kimler doğdu, kimler büyüdü?
Kimler son kez bu kapıdan çıkıp sonsuzluğa uğurlandı?

Kastamonu sadece yaşayanların değil, geçmişin de şehridir.
Sokaklarında gezerken yalnız olmadığınızı hissedersiniz.

Bazen bu bir konak kapısıdır,
bazen binlerce yıllık bir kaya mezarı.
Bu toprakların hafızası geçmişte taşlara mermere işlenen yazılardı, şimdilerde çekilen fotoğraflar yazılan yazılar oluyor.

Bu hafta sonu ben de bu hafızanın peşindeydim.
Plansız, rotasız…
Ayaklarımın götürdüğü yere kadar yürüdüm.

Elimden geldiğince, dilimin döndüğünce ve makinemin gördüğünce kaydetmeye çalıştım.

Çünkü derler ki,
“Fotoğrafçılar şehrin hafızasıdır.” İyi ki bu şehirden bir “foto Zihni” geçmiş. Geçmişi bize aktarabilmiş.

Belki bir gün…
Birileri de, “Emminin yeri Deveci Sultan Çay Ocağı’nın önünden geçen bir fotoğrafçıyı hatırlar. İyi ki bir Balıkçı Şef buradan geçmiş derler.

Cebrail Keleş – Balıkçı Şef
12 Nisan 2026 – Kastamonu