-Kasaba Mahmut Bey Camisi’nden Ankara’ya uzanan bir yolculuk

-Ilgaz’dan başkente hasret yolu

Nazım ustanın bir dizesi vardır; ne zaman karşıma çıksa içime oturur:

“Özlemin azı çoğu olmaz. Ağırdır işte!”

Gerçekten de öyledir. Elle tutulmaz, gözle görülmez ama insanın içine çöken bir ağırlığı vardır hasretin. İşte o ağırlıkla düştüm yollara. Yönüm Ankara, çağıran torunum Ilgaz’dı.

Beni bilen bilir; Ilgaz ile vedalaşmadan çıkmam yola. Tünelin girişinde durur, bir yudum su içer, derin bir nefes alırım. O serin rüzgâr saçlarımda dolaşmadan, zirveler bana “git” demeden ayrılmam.

Nisan ayının sonları ama hava soğuk, sisli ve hafiften kar atıştırıyor. Tepelere ince bir kar düşmüş, Yurduntepe beyaza bürünmüş. Küçük Hacet’in doruklarını sis sarmış.

Yıllardır yenemediğim bir duygu var ki bir türlü içimden atamadım. “Hoşça kal” deyip tünele girerken içimden hep aynı şey geçer:

-Sanki dağın kalbini yardılar… Sanki incittiler onu.

Benim için Ilgaz’ı gördüğüm her yer memlekettir. Görmediğim her yer ise gurbet.

Kastamonu’dan çıkıp Çankırı topraklarında devam eden bu his İndağı’nı geçince değişir.

Bu noktadan sonrası artık başka bir memlekettir. Coğrafya bile farklıdır. Ormanla kaplı yeşil dağların yerini geniş ovalar yeni yeni yeşermiş ekin tarlaları almıştır. Tek tük meşelikler gözükür uzak tepelerde.

Uzaklarda Ankara silüeti göründüğü andan itibaren de yollar da araçlar da binalar da çoğalmaya başlar.

Cebrai̇l Keleş Köşe (8).Jpg-2

Bir sandukanın peşinde Ankara

Ben bir şehri müzelerinden tanırım. Kim gelmiş, ne bırakmış, bunu en iyi orası anlatır.

Bu gelişimde rotam belliydi: Ankara Etnografya Müzesi. Burası çok özel bir yer.
Cebrai̇l Keleş Köşe (1)-32

“Cumhuriyet’in ilk müzelerinden biri olan bu yapı, yalnızca eserleriyle değil, taşıdığı hatıralarla da ağır bir mekân. Ulu Önder Mustafa Kemal Atatürk’ün naaşının yıllarca burada kalmış olması, mekâna bambaşka bir anlam katıyor”.

Burada bulunan tüm eserler başlı başına bir yazı konusu ama benim buraya gelme amacım Kastamonu’dan tanıdık bir ustanın elinin emeği gözünün nuru olan Ahi Şerafeddin’e ait ahşap sanduka.

Bu şaheser 14.yüzyılda yaşamış Nakkaş Abdullah bin Mahmud’un eseri.

Aynı ustanın Kastamonu’da Mahmut Bey Camisi’nin kapısını yaptığını herkes bilir. Ama İbni Neccar Camisi’nin kapısının da ona ait olduğunu pek kimse bilmez.

İşte o ustanın elinden çıkmış bir eseri görmeye geldim.

Büyük şehrin kalabalığında yalnız biri için hemşerisiyle karşılaşmış gibi bir duygu veriyor.

Sessizce selam verdim ustaya. Uzun uzun baktım ağaca kazınmış oymalarına ve elinin izini aradım bir dost eli arar gibi.

Büyük bir keyifle fotoğrafladım.

Cebrai̇l Keleş Köşe (6).Jpg-2

“Oku” emri ve taşın dili

Müzede beni etkileyen bir başka detay daha vardı. Salonun ortasında bir rahlenin üzerinde tarihi ve el yazması bir Kur’an-ı Kerim…

Yukarıdan aşağı süzülen bir hat kompozisyonu: Alak Suresi.

“Oku!”

İnsanın yaratılışını anlatan o ilk emir…

Sanki tavandan inip doğrudan kalbe değiyor.

Ulus’ta Şerife bacımın gölgesine sığındım.

Müzeden çıkıp Ulus’a yürüdüm.

Cep telefonlarının, navigasyonun olmadığı yıllarda Ankara’da farklı yerde bulunanların buluşma noktaları belliydi “Heykelin önü.”

Yıllar geçse de değişmeyen bir alışkanlık bu. Aradan yıllar geçmiş ve ben yine aynı noktadayım.

Heykelin etrafı kalabalık birileri yine birilerini bekliyor.

Bir yaşlı kadın güvercinlere ekmek atıyor.

Bir adam telefonda söyleniyor.

Kalabalık akıp gidiyor.

Telefonum çalıyor:

“Neredesin?” diye soruyorlar.

“Şerife Bacı’nın gölgesindeyim,” diyorum.

“Tamam, bildik geliyoruz bekle.”

Başkentimiz Ankara…

Büyük bir şehir, özellikle bana göre fazlaca büyük. Tüm ömrü küçük şehirlerde geçmiş biri için kalabalık çok ürkütücü.

Kastamonu’da kısa bir yürüyüşte on kişiyle selamlaşırsın. Burada binlerce insanın içinde kimse seni tanımaz gelir geçer.

Kalabalığın ortasında yalnızsındır, belki de büyük şehrin en ağır tarafı budur.

Cebrai̇l Keleş Köşe (9).Jpg-4

Mezarlıklar yaşayanlar için mi?

Bu sefer biraz zamanımın vardı Karşıyaka Mezarlığı’na kayınpeder ve kayınvalidenin mezarlarına ziyarette bulunduk.

Burası da büyük bir şehir olmuş. navigasyon da olmasa mümkün değil bir yeri bulmak.

Ada, parsel numarasını bilmek ve haritalardan takip etmek gerekiyor.

Burası mezarlardan oluşmuş devasa bir “mermer şehir.”

“Taşköprü kırsalında koru kayasının gölgesinde Kayadibi köyünden geçiyorum. Yol kenarında bir mezar var. Tepesinde bir aşlak. Üstünde kuşlar ötüşüyor arılar çiçekten çiçeğe geziyor. Yemyeşil bir toprakta yatıyor. Köyünün yağmurlarında yıkanan bu mezarı görünce bir şiir düştü dilimin ucuna. Nazım ustayla başlayan Ankara yolculuğumuzu yine onun dizeleriyle bitirelim.

“Anadolu'da bir köy mezarlığına gömün beni

ve de uyarına gelirse,

tepemde bir çınar olursa

taş maş da istemez hani...”

Dönüş: Yine Ilgaz

Dönüş vakti geldiğinde içimde yine aynı his…

İndağı’nı geçiyorum. Ve karşıma yine o tanıdık siluet çıkıyor:

Ilgaz.

Geride torunum Ilgaz, İleride dağım Ilgaz.

Biri uğurluyor, biri karşılıyor.

Gün batıyor.

Ovalar kararıyor.

Köylerin ışıkları yanıyor.

Ama zirvede hâlâ gün ışığı var.

Bir beyaz araba yokuşu tırmanırken ben içimden sessizce söylüyorum:

“Hoş buldum Ilgaz’ım.”


26 Nisan 2026-Ankara
Cebrail Keleş-Balıkçı Şef