Nisan Yağmurları yağarken, “Lambada titreyen alev üşüyor”
Nisan ayındayız yani baharla kış arasında bir mevsim. Bu ayda ağaçlar hele de can erikler azıcık güneşi, sıcağı görsün hiç beklemez mısır patlağı gibi bembeyaz açıverir. Kırlar desen Arap sümbülleri, (kömüş memesi) karahindibalar, papatyalarla coşmuştur. Bu çiçekleri gören arılar da boş durmak bize yakışmaz diyerek çiçekten çiçeğe konup bu coşkuya ortak olmuşlar.
Dedik ya bu ayda hava çok kararsızdır bir bakmışsın Ilgaz’ın tepesi bembeyaz olmuş, gecenin ayazında kalan ağaçların o bembeyaz çiçeklerini soğuk “yakıp” kavurmuştur.
Nisan yağmuru berekettir, şifadır derler. Eskiler anlatırdı; gökten düşen her damla bir rahmettir. Hani derler ya… Bir damla sabırla saklanırsa inci olur.
Nisan Yağmurları ve Martençika ağacı…
Ben ne zaman hafta sonu şehirde kalsam, kendimi bu kadim kentin sokaklarına bırakırım. İlk durağım vilayet binası olur. Meydana inerken her zamanki gibi kaleye bakarım. Ilgaz’dan bir yel esiyorsa, Ballıdağ’dan bulutlar akıyorsa bilirim; yağmur yakındır.
Adımlarımı hızlandırırım ama nafile…
Ahh… Şu güzellikleri çekmeden geçilir mi?
Yol kenarında bembeyaz açmış bir erik ağacı. Dallarına bağlanmış kırmızı beyaz martençikalar… Dayanamam, makinemi çıkarır bir iki kare alırım.

Cebrai̇l Keleş 11 Ni̇san Köşe Yazisi (5)

Cumartesi pazarından…
Hava kapalı ve soğuk ise üstelik de yağmur ha yağdım yağacağım diyorsa ve de günlerden hafta sonuysa benim için gidilecek tek yer var o da cumartesi pazarıdır.
Köylü pazarına uğrayıp, üç beş tanış esnaflarla yarenlik edip, fotoğraflık bir ürün var mı diye eski dostlara bir merhaba der, yorulunca da eski dostum Zeki Pulat’ın yanına çöker bir çay içimi soluklanırım.
Pazarda ilk gözüme çarpanlar, kocaman kaz yumurtaları, serme ekmekleri, süt ve ürünleri. Ama asıl aradığım daha kıyıda köşede kalmışlar, Yemlük,Şarşur,kedi cırnağı,Ebe gümeci, madımak, ısırgan, kalemşe (Kuşkonmaz)lar ötede beride ablalarımın teyzelerimin önlerinde bekliyor.
Teyzelerimin huylarını bildiğim için hiç yanaşmıyorum fotoğraf çekince kızıyorlar ben de sadece uzaktan bakmakla yetiniyorum. Yine de köşe başındaki pazarcı tanıdık. Onda da sadece kalemşe var. Alıyorum birini elimde evirip çevirirken iki lafın da belini kırıyoruz. Yandaki ablam benim elimde makine fotoğraf çektiğimi görünce -bunu soğanla kavur üstüne kır yumurtayı afiyetle ye diyor.
Arkadaki tezgâhtan uzun yıllardır tanıdığım Tahsin abim laf atıyor, hiç bu yana bakmıyorsun,
Hele az dur Tahsin abim şu kalemşeyi fotoğraflayım sana döneceğim.
Ne zaman sohbete başlasak bana; İnsan çekeceği çileye âşıktır diye başlayan arif bir pazar esnafıdır.
Haydi, bana müsaade diyerek kapalı yerden dışarı adım atınca anlarım ki biz içerideyken yağmur şehri sarmış.
Bu mevsimde yağan yağmur şifadır diyerek şemsiye bile almamışım, saçlarımı nisan yağmurunun o şifalı damlalarıyla yıkarım dedim ama durum değişti. Bir anda kırkikindi denilen ya da bizim buralarda kıyı süren denilen bir yağmur başladı. Az ötede bir damla yokken buraya yukarıdan kovayla su boşaltıyorlar sanki. Saçları ıslatalım derken komple duş alacağız neredeyse.

Cebrai̇l Keleş 11 Ni̇san Köşe Yazisi (4)
Şehrin Kalbinin attığı kadim sokaklar
Cumartesi pazarı, Yakup Ağa Külliyesi, Kaleye çıkan eski mahalle, Kefeli Yokuşu, Bakırcılar çarşısı benim için bu şehrin kalbinin attığı yerdir. Vakit buldukça elimde makinemle bu sokaklarda uzun uzun gezerim.
Bu sokaklarda atar şehrin kalbi, bu sokaklarda hala tarihimizin izleri hissedilir. İşte sıra sıra dükkânlar önlerinde tezgâhlar. Her birinde geçmişin yadigârları var. Cizlavutlar, kazmalar, kürekler, sobalar, tırmıklar dizili.
Burası Kastamonu Bakırcılar çarşısı ve burada zaman durmuş sanki. Yüzlerce yıl öncesinde ne varsa şimdi de aynı.
Sobacılar, olukçular, tenekeciler, sepetçiler, kalaycılar, demirciler, bakırcılar. Ben buraya esnaflar da bana alışık. Hepsini tanıyamasam da en azından bir göz aşinalığımız olsun vardır. Selam alır selam veririz.
Ama şimdi bu yağmur altında bana sığınacak bir yer lazım. Penbe hana gidip Cahit Muhtarıma mı uğrasam, yoksa kopuğun yerinden bir kuru simit alıp çınaraltında çayıma nisan yağmurunu katıp içsem mi, yoksa Nalbur Ata köz’ün yerinde bir kütüğü sandalye yapıp eski günlerden mi bahsetsem. Diye düşünürken;
Yaşayan İnsan hazinesi Hüseyin Gümüşoğlu Ustam…

Cebrai̇l Keleş 11 Ni̇san Köşe Yazisi (2)

Birden durakaldım,
Ancak bir iki metrekarelik bir dükkân içinde bir soba, duvara yaslanmış odunlar, üstü örtülü birkaç eski makine ve yaşlı bir usta gözüküyor.
-selamünaleyküm ustam destur var mı?
-Aleykümselâm hele gel bakalım yağmurda durma içeri geç Oooo gel hele şuraya bir otur, dur sana bir çay söyleyelim ıslanmış, üşümüşsün, hem içer hem konuşuruz. Diyerek bana tabureyi işaret ediyor.
Bir bardak çaya tatlı bir muhabbeti katık edip konuşuyoruz oradan buradan.
-Anlatacak çok bir şey yok, 80 yaşımdayım 10-12 yaşımdan bu yana bu mesleği yapıyorum. Honsalar mahallesindenim. Baba mesleğidir bu. Ben de rahmetli babamdan öğrendim bunu. Emekliyim, oyalanmak için boş durmamak için gelir burada idare lambası yaparım.
Hüseyin Ustam uzun hayatını birkaç cümlede özetleyip ayağa kalkıyor.
Yarım bıraktığı işinin başına geçiyor. İdare lambasında kullanmak için bir parça camı elmas kalemle kesmeye başladı.
Daracık bir dükkândayız, dışarıda nisan yağmurları yağıyor, içeride sobada küllenmeye yüz tutmuş bir odunun son civekleri uçuşuyor. Bir elmas kalemin sesi cam üzerinde kesintisiz biçimde kayıyor, sadece bir cızırtı, bir civek parlaması ve dışarıda yağan yağmurun sesi.
-Bizim çocukluğumuzda çoğu köylerde kasabalarda elektrik yoktu, gaz lambası bile herkeste olmazdı. Ama bu herkeste olurdu.
Bunun adı İdare lambası, kendisi de adı gibi idarelidir.
Fakir dostudur, az ama öz yanar.

Cebrai̇l Keleş 11 Ni̇san Köşe Yazisi (1)

Müsaade isteyip ayrılırken, arkamdan el ediyor, Yine gel yine uğra bir çayımı iç.
Dışarıda hala nisan yağmuru yağıyor, saçlarımdan aşağı akan bir damlayı avucuma alıyorum.
Bu yağmur ki “Sedefe düşse inci, yılan ağzına düşse zehir, kalbe düşse sevda” olurmuş.
Ben de diyorum ki;
Bu şehirde nisan yağmuru oluklardan şiir olup Karaçomak’a karışır, oradan Gökırmak’a, sonra Karadeniz’e gider.
Cebrai̇l Keleş 11 Ni̇san Köşe Yazisi (3)
Akşam idare lambasını yakıyorum.
Balkon karanlık… Yağmur ince ince yağıyor… Ilgaz’dan bir yel daha esiyor.
Alev titriyor.
Bir türkü düşüyor geceye:
“Lambada titreyen alev üşüyor…
Aşk kâğıda yazılmıyor, Mihriban…”

Ben ne zaman bir inci görsem,
Bilirim ki o eşsiz bir nisan yağmuru damlasıdır.
Tıpkı torunum İncim gibi…
Cebrail Keleş-Balıkçı Şef
6 Nisan 2026-Kastamonu