Kastamonu’dan İnebolu’ya bir kış yolculuğu Cennetin Bekçileri: Küre Dağları!
Yolu da yolculuğu da seven birinin hikâyesidir bu.
Mevsim karakış sonu. Aylardan şubat. Günler kâh güneşli kâh kar yağışlı. Bir hafta sonu haydi denize gidelim dedim hanıma.
Gidelim dedim ama Kastamonu’dan denize ulaşmak zordur; emek ister, zahmet gerektirir. Hele kış günüyse; bu yollara, bu dağlara, bu havalara alışkın olmayanlar için iyice bir düşünmek gerekir.
Hemşerimiz Ata Ambarcıoğlu’nun "Menük" romanında der ki,
"Bir atın üstüne atlayıp kuzeye doğru yol alırsanız bu yayla biter ve bittiği yerde de tepeleri göklere değen sarp, soğuk, kayalık, karlı dağlar dikiliverir önünüze. Bu dağlar aslında içindeki doğal cennetin ve bu cennetin öbür tarafındaki denizin Tanrı tarafından gönderilmiş bekçileridir."
Gerçekten de bu kadar güzelliğe bir bekçi lazım değil mi?
İşte yüzlerce yıldır bu güzellikleri herkesten saklayan, koruyan bekçiler de bu aşılmaz geçitler ve dağlardır. Biz de Kastamonu’dan yola çıkınca az sonra ilk geçide ulaşıyoruz.

Denize giderken ilk bekçi: Oyrak Geçidi.
Bu geçit aslında yol vermez geçitlere benzemez, kolaydır çabuk aşılır fark edilmez bile. Geçidi aşınca Seydiler düzlüğü, sonrasında Ödemiş yol ayrımı görünür.

Denizle aramızdaki ikinci bekçi: Masruf Geçidi
Cennetin bekçilerinden bir diğeri ise, zorlu kışı, yokuşu ve inişiyle meşhur olan Masruf Geçidi’. Sonrası Küre Ecevit Hanı’dır.
Küre, Karadona Çayı, İkiçay Köprüsü derken Ersizler dere gözükür.
İpsine kayalıklarının eteğinden kıvrıla kıvrıla Çuha Doruğu’nu tutarken gözüm bir yandan da İpsine kayalıklarına takılır. Düze varınca durup seyrederim Karacehennem Boğazı’nı. Gözümü kapatıp dinlerim kanyonun şarkısını.
Bülbüllerin, karabakalların sesi gelir ilk önce. Uzakta bir ağaçkakan sesini duyar gibi olurum; inceden bir "tak tak tak" sesi gelir durmaksızın. Orman içinden bir motorlu testerenin vızıltısı, yaylada gezinen bir ineğin boynundaki kelek sesi ve bilmediğim türlü sesler gelir geçer.
Karacehennem dedikleri; iki dik yamaç arasından akan Küre Çayı’nın şekil verdiği bir kanyon. Milyonlarca yılda ilmek ilmek dokunmuş.
Böylesi güzel bir kanyona "Karacehennem" denilmesi aşılmaz oluşundan mı, yoksa gidenin bir daha gelmediğinden mi nedir bilinmez. Ama bana göre, bir doğa fotoğrafçısına göre burası gerçekten her mevsim cennetten bir köşe.

Denizin Son Bekçisi: Çuha Doruğu ve Nazım Hikmet’ten İnebolu’da Bahar
Şimdi, Çuha Doruğu’na yakın bir yerlerdeyim. Karşımda kanyon, arkamda Küre, hemen yanı başımda İpsine kayalıkları var. Esen rüzgâr kayalıklardan bir türkü, bir şiir getiriyor. Adı cehennem, kendi cennet olan derede baharı seyrediyor, duyuyor, kokluyorum.
1921 tarihinde bu yolu; yanında Vala Nurettin, Yusuf Ziya ve Faruk Nafiz ile birlikte geçen Nazım Hikmet’in mısraları dilime gelip dökülüyor dereden aşağı:
"Görüyorduk uzaktan dereye inen yolu;
Sağ yanında bir çayır, solda çam ağaçları.
O kadar yakın ki dağların yamaçları,
Dereye düşen bahar bir daha çıkamamış."
Artık denize bir adım kaldı. Çuha’nın inişi denizdir. Zaman, doruktaki muhtarın kahvesinde soluklanmak ve "Bu sen değilsin" yazılı aynasında kendimi seyrederken hayatı sorgulama molasıdır.

Sokakları Denize Değil, Hürriyete Çıkan Kent: İnebolu
Yol bitti artık İnebolu’dayım. Sırtımı yeşil dağlara, yüzümü denize çeviriyorum.
Sokaklarında geziyorum. Her adım attığım yerde tarihin altın harflerle yazdığı bir destanın izleri gözüküyor. Aşı boyalı evler, asırlık çınarlar ve Karadeniz’in dalgaları bu kahramanları anlatıyorlar. Onlar ki son şahitleridir bu kahramanların.

Burası İnebolu; tarihiyle, doğal güzellikleriyle eşsiz bir hazinemiz. Tarihte Kurtuluş Savaşı’nın kilit noktası;
“Atatürk’ün 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıkışıyla başlayan Milli Mücadele’de İnebolu, üç yıl boyunca silah ve cephanenin Anadolu’ya giriş kapısı olmuş; İnebolu’nun vatansever halkı ve kayıkçısı Yunanlılara karşı yiğitlik destanları yazmıştır. Öyle ki Mustafa Kemal Paşa: "Gözüm Sakarya’da, Dumlupınar’da; kulağım İnebolu’da!" diyerek İnebolu’nun Kurtuluş Mücadelesindeki önemini veciz sözüyle ifade etmiştir.”
Bu destanı yazanlardan biri de Kahraman Şerife Bacımız. “Kurtuluş Savaşı’nda yaşlı kadın ve erkekler ile birlikte İnebolu’da bulunan cephaneleri kağnısıyla Kastamonu’ya götürürken ağır kış şartları nedeniyle Aralık 1921’de donarak şehit olmuştur.”
Attığım her adım, gezdiğim her sokak beni denize değil, hürriyete çıkarıyor. Tarihin altın sayfalarında yer alan bir destanın kelimeleri seriliyor önüme. Şerife Bacı’mın izinde, O'nun yolundayım. Kağnısının izini arıyorum Eski Türkocağı binası önünde.
Hava soğuk mu soğuk, deniz dalgalı; belki sert bir poyraz esecek.
Karadeniz bu, belli mi olur? Duvarları yalayacak dalgalar. Gözümü kapatıp o anları düşlüyorum. Denk kayığından Hamamcı Kadı Salih Reis, omzunda taşıdığı mermiyi Şerife Bacı’mın kağnısına yükleyecek ve:
— "Sana emanettir kızım, vatanın emanetine sahip çık!" diyecek.
Kağnısına yüklediği cephaneyle Çuha Doruğunun yolunu tutan Şerife Bacım; yavrusunu da cephaneyi de sarıp sarmalayacak. Gözü, dağların üstündeki kar bulutlarında, ayaklarında çarık, elinde değneği ile kağnısını çekecek.
Fazıl Hüsnü Dağlarca ne demişti bu kahraman kadınlar için:
"Yediyordu Elif kağnısını,
Mustafa Kemal'in kağnısı derdi kağnısına,
Mermi taşırdı öteye, dağ taş aşardı."
...

Şerife bacım da bilir ki bu mevsimde “cennetin bekçileri” geçitler kimseye kolay kolay yol vermez. Bilir ama hiç "Dur, gitme!" denir mi Şerife Bacı’ma?
O da bilir ki yol zorlu, öküzler yorgun yük ağırdır.İyi de cephede düşman beklemez ki. O kağnı ona emanettir; o mermiler ki bir milletin, vatanın istikbalidir. Durulur mu hiç?
Dürter usulca karabaşlıyı, haydi der kara gözlüm vatan bizi bekler. Çeker üvendirenin ucundan. Kaybolur sisli karlı yollarda.
…
İnebolu’yu dinliyorum Karadeniz’in dalgalarında,
Her ne olursa olsun "cephaneler ulaşmalı" diyen Şerife Bacımız ve adı bilinmeyen tüm kahramanları anlatıyor.
Vakit akşamüstü artık dönüş zamanı, aylardan şubat bulutlar kar topluyor belli.
Şerife Bacı’mın örtüsü gibi, gönlü gibi, yüreği gibi…

Kar yağacak yine ince ince; belki belli belirsiz bir kağnı izi rehberlik edecek, bir bebek sesi gelecek uzaklardan tipi sesine karışan.
Sokakları denize değil kurtuluşa, istiklale açılan İnebolu’dan ayrılıp Çuha Doruğu’na doğru Şerife Bacımın kağnı izinde tırmanıyorum.
Dorukta durup bulutların arasından sızan güneşi fotoğraflamaya çalışırken birden bir sis çöküyor, kapatıyor her yeri.
Hanıma dönüp o cümleyi fısıldıyorum:
— "Bak, Cennetin Bekçileri yine iş başında; tüm güzellikleri bizden saklıyorlar."
21 Şubat 2026, İnebolu
Cebrail Keleş - Balıkçı Şef