Her memleketin kendine ait bir sesi, görüntüsü ve sembolü olur. Tosya dediğimiz zaman ilk akla gelen ne diye sorsam çoğu kişi pirinçle başlar, çakısıyla, kesesiyle, kuşağıyla, kıstısıyla devam eder gider.
Bir fotoğrafçı olarak benim için Tosya demek, çeltik tarlalarında keşen çeken traktörler, peşindeki leylekler ovanın can suyu Devrez dir.
Bu coğrafya da doğan da buralara benzer. Tıpkı Edip Cansever’in dizelerinde anlattığı gibi,
İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer
Suyunda yüzen balığa
Toprağını iten çiçeğe
Dağlarının, tepelerinin dumanlı eğimine
…
Bu sadece insanlar için değil coğrafyayı oluşturan her varlık için geçerlidir.

Bir leyleğin gözünden bizim memleket…
Gelin burada doğan bir leyleğe kulak verelim bakalım memleketi, Tosya için neler söylemiş.
- Burası benim memleketim, benim doğduğum yer belki şu direğin, ya da bir caminin kubbesinin belki de eski evlerden birinin bacasıydı. Bu ovada gördüğünüz o sayısız leylekten biriyim. Gözümü bu coğrafyada Devrez’in kıyısında açtım.

Vatanım, memleketim yurdum bildim.
En yakın arkadaşımdı Devrez ve uzaklarda karlı tepelerini gördüğüm Ilgaz.
Yuvamızda geceleri Devrez’in şırıltısı bize en güzel masalları anlatırdı. Gündüzleri Ilgaz’ın serin yelleri bu toprakların hikâyelerini fısıldardı.
Bizim hikâyemiz bir mevsimlikti. Gün geldi annem, gün geldi babam bana ve kardeşlerime kol kanat gerdi, bizi sıcaktan, soğuktan korudu, bizleri büyüttüler.
Yuvamız ovaya bakıyordu, Önce suyla doldu tarlalar. Sonra yavaş yavaş yeşile boyandı. Tarlalarda yükseldikçe çeltikler biz de onlarla birlikte büyüdük, boy attık. Taa ki sonbahar gelinceye, çeltikler sararıp soluncaya kadar.
Artık daha az duyulur oldu Devrez’in neşeli şarkıları. Daha çok hisseder olduk Ilgaz’dan esen serin yelleri.
Bir gün geldi havalar soğudu, tarlalarda yiyecek bulunmaz olunca anladık ki artık göç vakti gelmişti zaten biz de yuvaya sığmaz olmuştuk.
Biz güneye göç ederken, çeltik başakları da pirinç olmak için fabrika doğru yolculuğa başlamıştı.
Tosya’da Devrezin kıyısından kalkıp gelen tüm arkadaşlar güneyde bir yerlerde kışlayıp göç mevsimini bekliyorduk. Gurbetteydik ve evimizden yurdumuzdan vatanımızdan çok uzaklardaydık. Aklımızda kalan unutamadığımız sadece iki şey vardı.
Devrez’in bize söylediği şarkılar ve Ilgaz’ın soğuk esen yellerinin fısıldadığı öyküler.
Ve biz ne zaman dönüş yoluna vatanımıza gelmek için yola çıksak, hedefimizde Ilgaz’ın karla kaplı zirvesi ve ovanın içinde yılan gibi kıvrılan Devrez vardı.
Bunları gördüğümüzde işte memlekete geldik, vatanımıza kavuştuk diyorduk.
(Dahara)Devrez-Sağırdere’nin gözünden bizim memleket…
Mart ayının başlarında bir leylek sürüsü Ilgaz’ın üstünden süzülüp kıvrım kıvrım bükülen Devrez’in kıyısına indiğinde yepyeni bir hikâye başlar.
Gelin kulak verelim “Devrez” bize ne anlatıyor.
-Doğum yerim Ankara Kızılcahamam, Köroğlu Dağları etekleri. Ilgaz Dağı’nda Hacettepe’ye, Köstepe’nin zirvesine yağan karlarla beslenip büyüdüm. Kıvrıla kıvrıla, uzun ince bir yoldan geçerek Kızılırmak’ta son bulur yolculuğum. Geçtiğim her yere bolluk, bereket getirir; Tosya, Orta ve Kargı ovalarına can suyu olurum.
Adımı soracak olursan; ilk olarak kıyımda yaşayan o eski halk, Hititler bana "Dahara" derlerdi. Onlar için 'akış', 'nehir', 'toprak' ya da 'dünya' anlamına gelirmişim.
Aradan yüzlerce yıl geçti; Dahara oldu Devrez.
Benim yolculuğum binlerce yıldır Köroğlu Dağları’na yağan bir apaz karla başladı, Ilgaz Dağı beni besledi büyüttü ve Kızılırmak’ta son buldu. Ben kıyımda yaşayanlar için can suyu oldum. Sadece bereket değil sularıma emanet edilen nice hikâyeleri, destanları, şiirleri hiç durmadan Köroğlu Dağları ile Ilgaz Dağları arasında taşırım.

Bazen bir karaleylek yumurtadan çıkar, ilk duyduğu ses benim şırıltım olur. Ona bu sulardan içenlerin, bu topraklardan geçenlerin hikâyesini anlatırım. Bazen de büyük yazarlar beni anlattı...
Çankırı’nın bir köyünde, Yamören’de yaşayan 15 yaşındaki Mustafa ve canciğer arkadaşı Pelvan Vahit’in öyküsünde adımı "Sağırdere" olarak yazdı Kemal Tahir...
İşte bu benim hikâyem desem de aslında binlerce yıllık kadim bir tarihin yazıldığı, sularım aktığı sürece de devam eden bitmeyen bir öyküdür.
Bu bir damla suyla başlayan, bir kuşkanadında biten güz masalıydı…
Bir haziran günü Tosya Ortalıca köyündeyim. Yüksekçe bir tepeden Dahara’yı izliyorum. Devrez bir anne şefkati ile köyü iki yanından kavramış sarmış sarmalamış, can suyunu tarlalara bırakıyor.

Köyün içinde ötede beride yuvalar var. içinde bir görünüp bir kaybolan küçük gagalar seçiliyor. Ailecek Ilgaz’ın üstünden gün batımını izliyorlar.
Aşağıdan bir çayın sesi tüm ovaya yankılanıyor.
Bir hikâye anlatıyor Dahara…
Uzaktan Hacettepe den karla kaplı Ilgaz bakıyor ovaya.
Serin bir yel esiyor.
Yuvadaki leylek yavruları üşüyor, annesi kanadının altına saklıyor.
Unutmayın diyor,
Bu dağ bu çay bizim vatanımız.
Memleketimiz,
Yuvamız.
Nereye giderseniz gidin doğduğunuz topraklar sizi hep geri çağıracak.




Next