“Coğrafya kaderdir”

Son zamanlarda özellikle internette ve sosyal medyada sıkça kullanılan, İbn-i Haldun’a atfedilen bir söz var: “Coğrafya kaderdir.”

İşin aslına bakacak olursak İbn-i Haldun, ünlü eseri Mukaddime’de iklimin ve coğrafyanın insan karakteri ile toplum yapısı üzerindeki etkilerini detaylıca inceler. Ancak bu sözü hiçbir yerde bu şekliyle kaleme almamıştır.

Söz ona ait değilse bile yaptığı analizlerle coğrafyanın insan ve toplum üzerindeki etkisini açıkça ortaya koymuştur. Coğrafya, üzerinde yaşayan her canlıyı derinden etkiler. Beraberce yaşamanın bir yolunu bulanlar, uyum sağlayanlar hayata devam edebilirler.

Edip Cansever de aynı düşünceyi daha şairane bir güzellikle dile getirir:

“İnsan yaşadığı yere benzer
O yerin suyuna, o yerin toprağına benzer…”

Mademki coğrafya kaderimiz, biz de onun içinde yaşıyoruz. “Gönlüm dağlarda” diyerek bir türkü tutturup yönümü kuzeye çeviriyorum. Bakalım kaderimizde neler var.

Cebrail Keleş 5 Eylül (2)

Kuzeye giden yollarda sarp geçitler…

Öncelikle biliyorum ki bizim kuzeye giden bütün yollarımız illa ki denize çıkar. Fakat ne yana gidersen git bir geçit karşılar seni. Öyle hemencecik inemezsin denize. Dağların arasından, ormanların içinden geçmen gerekir.

Bizim memlekette her geçidin ayrı bir efsanesi, ayrı bir hikâyesi vardır. Dağlarda fısıldanan efsaneler, zirvelerden esen yellerle, yağmurla ve yağan kar taneleriyle her geçene kendi hikâyelerini kendi lisanınca anlatır.

Karşımda Yaralıgöz var. Hakkında en çok efsane anlatılan geçitlerimizden biridir.

Kimi Yelli Yüz’ demiş ona bir efsane yazmıştır. Saltukname de ise Yir Alagöz Komutan bu kayalarda bilinmez mağaralarda at sürmüştür.

Ata Ambarcı’nın romanında ise Digöz diye anlatır bu dağı geçidi. Bizim İnce Memed’imiz sayılır Çayırcıklı Menük, O’da bu dağlarda ağalara karşı vuruşmuş, geçitten aşarken gördüğü kayalıklara ise “Cennetin bekçileri” demiştir.

Geçit bitiyor Bozkurt Çatalzeytin ayrımından aşağı Çatalzeytine doğru iniyoruz. Yolda sonbahar da mantarcı Cemalettin de henüz yok.

Nihayet kuzeye giden yolun sonundayım.

Karşımda Karadeniz var. Solumda Ginolu, sağımda şehir merkezi.

Ben yine “en az insan olan yer” diyerek Ginolu’ya dönüyorum, limana doğru.

Cebrail Keleş 5 Eylül (3)

Kaymakam Alpay Dinçel’den dinliyorum Çatalzeytin’i

Karadeniz’in kıyısında, Çatalzeytin’deyim. Ginolu Kalesi’nin önünde bir ağacın gölgesine sığınmış, etrafa bakıyorum.

Karşımda Ginolu Koyu bembeyaz köpüklü dalgalarını kıyıya taşıyor durmaksızın. Kayalıkların üzerinde deniz kuşları zar zor seçiliyor. Dalganın sesi, denizin iyot kokusu ve sırtımı yasladığım tarihi kale ile burası eşsiz bir yer.

Çatalzeytin Kaymakamı Alpay Dinçel, ilçeye gelen Jeokar heyetine “hoş geldiniz” diyerek kısa bir tanıtım yapıyor. Yaklaşıp dinliyorum.

“Bu topraklara yabancı değilim. Hemen karşıdan, Sinop’un Ayancık ilçesindenim” diye başlıyor. Şimdiye kadar ülkenin birçok bölgesinde ve yurt dışında bulunduğunu, ancak Çatalzeytin kadar doğal ve tarihi güzelliğe sahip çok az yer gördüğünü ifade ediyor.

Ve diyor ki:

Cebrail Keleş 5 Eylül (4)

“Taşın denize, denizin de tarihe dokunduğu yerin adıdır Çatalzeytin.”

Heyette bulunan profesör hemen araya giriyor:

“Bu sözü dağa taşa, şehrin her yerine yazmalısınız.”

Heyet kaleye doğru yol alıyor, ben bir başka hikâyenin peşine düşüyorum.

Cebrail Keleş 5 Eylül (5)

70 yıllık bir hayat ve aynı yaşta bir fotoğraf…

Ginolu Koyu ve kalesine uzun zamandır gelir giderim. Hatta bir tarihte kazlar tarafından etrafım çevrilmişti de “Dörkeni’den ibileri yığdırmayın bana” diyerek ellerinden, pardon gagalarından, zor kurtulmuştum.

İşte o kazların sahibi karşımda. Adı Recai Alkan.

— Ooo, merhaba! Hele nettin kazları Recai abim?

— Kazlar pilav olalı çok oldu. Sen hoş gelmişsin, epeydir yoksun, göremedim.

— Gezeliyoruz orada burada.

— Gel bir çay içelim, yorulmuş gibisin.

Haydi, içelim bakalım, hakikaten yorulmuşum.

Cebrail Keleş 5 Eylül (6)

Ah be Recai abim, sen nettin böyle! Bir çay içimi çıktığım evde başım döndü bir anda. Evin bir tarafındaki balkonda oturursan Ginolu Koyu ayaklarının altında. Diğer balkon ise Çatalzeytin’i ve limanı panoramik olarak görüyor.

“Recai abim, sen nasıl bir sevap işledin ki bu kadar güzel bir yerde doğmuşsun ve cennette yaşıyorsun?” diye hafif bir kıskançlıkla takılıyorum.

“He he he… Şefim, ben İstanbul’da uzun yıllar mermercilik yaptım. Bu güzelliklere ben de hasretle baktım. Anca yazdan yaza gelirdik. Yaş kemale erdi, artık yapacak iş kalmayınca döndük memlekete, baba ocağına.”

Evde salona geçiyoruz, zengin bir kütüphanesi var. Genellikle din kitapları ağırlıklı.

“Okuyor musun bunları?”

“Okumaz mıyım? Burada demli bir çay eşliğinde denizin sesini dinleyerek kitap okumak en büyük keyfim.”

Masa üstündeki Palamut çaparisi dikkatimi çekiyor,

“Balıkçılık var mı?” diyorum.

“Her Karadeniz çocuğu gibi bizim de kanımızda tuzlu su oranı fazladır. Şimdi çingene palamudu var. Havalar az soğusun, mevsim açılınca güzel palamut yapar. Gel o zaman çıkalım seninle balığa.”

“İnşallah Recai abim”

“Sen fotoğrafçısın, gel bak sana ne göstereceğim” diyerek iyice solmuş, ne olduğu zar zor anlaşılan siyah-beyaz bir fotoğraf gösteriyor.

“Bak, burayı bildin mi? İşte Ginolu. Bu fotoğraf tam yetmiş yaşında, tıpkı ben gibi.”

“Tut bakalım elinde ikinizi de fotoğraflayayım…”

Çatalzeytin, Ginolu ve Recai abimiz.

Coğrafyanın kader olduğunu ispatlayan canlı bir İbn-i Haldun kitabının içinden çıkmışlar sanki.

Karadeniz’in o çılgın dalgaları, çalkantılı suları gibi bir hayat yaşamış Recai abim.

Her zaman dingin değil, çoğunlukla zorlu bir hayat olmuş.

O da tıpkı bu toprağa benziyor; burada yetişen çiçeğe, denizinde yaşayan balığına, ormanda büyüyen kayınlara.

Coğrafya kaderdir.

Kaderimiz de kederimiz de bu topraklarda; denizde, ormanda, dağlarda.

1 Eylül 2026 – Kastamonu / Çatalzeytin

Cebrail Keleş 5 Eylül (7)