"Kimi ölüler bize ne kadar yakın... Yaşayanların birçoğu ne kadar ölü." — Uğur Mumcu
Kastamonu ile Ankara arasında uzanan o şerit, benim için hiçbir zaman sadece iki şehri birleştiren asfalt bir çizgiden ibaret olmadı. Yazın başka, kışın bambaşka bir çehreye bürünen bu güzergâh, her ziyaret heybemize yeni bir hikâye bırakır. Hele ki o yolun üzerinde sığındığım gönül, memleketim dediğim Ilgaz Dağı ve Ankara’da beni sabırsızlıkla bekleyen torunum Ilgaz varsa; yolculuk henüz başlamadan zihnimde güzelleşmeye başlar.
Sıcak bir temmuz sonuydu yola koyulduğumuzda, sabahın ilk ışıklarıyla, sıcak bastırmadan "Serin serin gideriz," niyetiyle başlayan yolculukta evdeki hesabın çarşıya uymayacağını aslında ikimiz de biliyorduk.
Sebebi aşikâr: Bir doğa fotoğrafçısıyla yola çıkmanın yazısız kuralıdır gecikmek. Hele o fotoğrafçı ben isem, o süre ikiyle çarpılır. Yol kenarında duran yalnız bir ağaç, heybetli bir kaya kütlesi, bulutların dağ tepeleriyle oynaşması ya da Ilgaz'ın günün her saatinde renk değiştiren o büyülü yüzü derken saatler su gibi akar gider farkına bile varmam.
Çankırı’ya yaklaştığımızda niyetim Yeraltı Tuz Şehri’ne girmek, müzedeki kılıç dişli kaplan fosilini görmek, ardındansa meşhur kuru fasulye ve sarımsaklı etle damağımızı tatlandırmaktı. Ancak bu teklifim kabul görmedi. Baykuş Boğazı’na vardığımızda Geyikli Baba Türbesi’ne uğrama isteğim de, "Oraya bir girersen iki saatten önce çıkamazsın," uyarısıyla nazikçe! Geri çevrildi.
Yapacak bir şey yoktu; Zavallı binitim Ilgaz (Duster) ile birlikte hiç hazzetmediğimiz otoban keşmekeşine, kalabalık şehir trafiğine dalarak ağır ağır Ankara’ya vardık.

Yeni Neslin Dili ve Bir Dede Sığınağı
Ankara’ya varıp kızçemin evinin önüne park ettik. Daha kapıdan içeri adımımı atar atmaz torunum Ilgaz boynuma sarıldı. Hasret gidermemize fırsat kalmadan da elime bir tomar futbolcu kartı tutuşturdu:
— Dedeciğim, bak! Altın kartımdan Mbappé çıktı!
Henüz okuma yazmayı öğrenmemiş bir çocuğun elindeki kartlardaki futbolcuları yüzünden tanıması, isimlerini ezbere sayması beni hayrete düşürdü. Ben isimlerini telaffuz ederken bile dilim dolanırken, o hepsini tek tek anlatıyordu. Anladım ki yeni neslin ortak iletişim dili artık futbol olmuştu.
Kıt futbol bilgim torunuma yetmeyince serinlemek ve biraz soluklanmak için karşı teklifi yaptım: "Haydi beni yüksek bir yere çıkarın da biraz Ankara’yı seyredeyim."
Çankaya da Bademlidere Cumhuriyet Parkı’na gittik. Ankara’yı yukarıdan gören manzarası var. Geniş bir alan ferah ve havadar, ferah bir yer. Ancak çocukla gideceklerin hazırlıklı olmasında fayda var; oturup çay içebileceğiniz bir işletme yok.
Uğur Mumcu parkında kaldırımda kalan izler.
Bir iki günlük bu kısa ziyarette beni çok etkileyen yer ise, Çankaya’nın ağaçlı sokaklarında yürürken duvarda "Uğur Mumcu Sokak" tabelasını görmek oldu. Adımlarım gayriihtiyarî o tarafa yöneldi. Türkiye’nin araştırmacı gazeteciliğine yön vermiş, kalemini hiç bükmemiş Uğur Mumcu’nun evinin önüne geldim.
Burası, 24 Ocak 1993 sabahı, aracına koyulan bombayla katledildiği o meşum nokta...
Aradan geçen onlarca yıla rağmen patlamanın beton duvarda bıraktığı parçalanmış izler hâlâ orada duruyordu. Zaman durmuş gibiydi. Elim duvara gitmedi, sürersem o acı tazelenecek gibi geldi. Yavaşça başımı eğdim, ruhuna bir Fatiha okuyup sessizce oradan uzaklaştım. Kimi insanların bedenleri bu dünyadan çekilse de bıraktıkları izin ne kadar taze kaldığını bir kez daha hissettim.
Bozkırın Ortasında Bir Dost: Seymenler parkının çökelezi.
Ankara gibi betonun egemen olduğu bir şehirde doğa fotoğrafı çekilir mi? Meraklısı için malzeme her yerdedir. Bunun en güzel cevabı Seymenler Parkı oldu.
Çeşit çeşit ağaçların gölgesinde, kuş sesleri ve küçük derenin şırıltısıyla yürürken vizörümden bakmaya başladım. Önce gövdeleri saran kav mantarları, ardından gökyüzünü hareketlendiren ala kargalar, sığırcıklar ve güvercinler objektifime takıldı. Buraların yerleşiği olan yeşil papağanların ise sadece çığlık benzeri seslerini duymakla yetindim; yaprakların arasına iyi gizlenmişlerdi.
Tam "Bugünlük bu kadar" deyip makineyi kapatmaya hazırlanırken çayırın üzerinde minik bir hareketlilik gördüm. Bir çökelez (sincap!) Toprağa gömülü bir atkestanesini büyük bir ustalıkla çıkardı, çevik adımlarla ağacın dalına taşıdı. İki lokma kemirdikten sonra tadını beğenmemiş olacak ki aşağıya atıverdi. Ağacın altında nöbet tutan kargalar ise düşen bu ganimeti kapışabilmek için birbirine girdi. Bozkırın ortasında, memleketin yaban hayatından bir dostla karşılaşmış gibi çocukça bir sevinç kapladı içimi.
Kocatepe ve Kastamonu bağlantısı nedir?
Ankara’ya her yolum düştüğünde mutlaka adımlarımı Kocatepe Camii’ne yönlendiririm. Mimarisi, devasa kubbesi, çinileri ve usta elinden çıkma hat yazılarıyla insanı dünyevi telaşlardan çekip alan görkemli bir mabettir burası.
Bu heybetli yapının harcında iki Kastamonulunun büyük emeği vardır: Yaptırma ve Yaşatma Derneği Başkanı merhum İsmail Hakkı Yılanlıoğlu ve inşaatın tamamlanıp ibadete açılmasında büyük gayret gösteren dönemin Diyanet İşleri Başkanı Dr. Tayyar Altıkulaç...
Başkentin merkezindeki bu eserde hemşerilerimin imzasını hissetmek, gezerken insana ayrı bir gurur veriyor. Serin ve huzurlu atmosferinde bir yandan deklanşöre basıyor, bir yandan da içimden sessizce dualar gönderiyorum.
Denizsiz Şehrin Çapası: Ankira
Ankara deyince hemen herkesin zihninde bozkır, gri binalar ve denizden uzak bir coğrafya canlanır. İşte bu yüzden şehrin isim kökenine dair anlatılan o eski efsane öteden beri ilgimi çeker.
"Ankira", eski dilde gemi çapası anlamına gelir. Rivayete göre Frig Kralı Midas, rüyasında gördüğü bir gemi çapasını bulmak için adamlarını görevlendirir. Çapa, bugün Ankara Kalesi’nin bulunduğu o yüksek tepe civarında topraktan çıkarılır. Kral Midas da kurduğu şehre "Ankira" adını verir. Bozkırın göbeğinde, denizden yüzlerce kilometre ötede bir gemi çapası hikâyesi... Ankara’nın o sert ve karasal kabuğunun altına çok yakışan, masalsı bir dokunuştur bu.
Gönül Dağına Sığınış
Meteorolojinin günlerdir yaptığı kuvvetli yağış uyarıları, biz Ankara sınırlarından çıkarken gerçeğe dönüştü. Gökyüzü bir anda kömür karasına büründü, Elmadağ’ın üzerini kaplayan kara bulutlar şimşeklerle yarılmaya başladı. Yağmur öyle bir bastırdı ki asfalt saniyeler içinde nehirden farksız hale geldi.
Bizim emektar Ilgaz (Duster) yüzme bilmediğinden, su birikintilerinin içinde sağa sola savrularak ilerlemeye çalıştık. Görüş mesafesinin iyice düştüğü, sileceklerin yetişemediği o fırtınalı anlarda aniden Ilgaz Tüneli’nin o geniş ağzı göründü. Sanki fırtınada kalmış bir yolcuya kapısını sonuna kadar açan eski bir dost gibi kucakladı bizi.
Ben ise buğulu camın ardından dışarıdaki karanlığa bakıyor, Ilgaz Dağı’nın o siluetini seçmeye çalışıyordum. Göremesem bile biliyordum ki orada durup bana bakıyor.
Merhaba dedim sessizce ben geldim.
Sığındığım gönülüm,memleketim dedim.
Şunu bir kez daha anladım: Bazı dağlar sadece coğrafya haritalarında birer yükseltidir; bazıları ise insanın doğrudan gönlünde yer eder. Fırtınada, yağmurda ya da hayatın karmaşasında benim sığındığım o tek liman, o gönül dağım Ilgaz’dı.




