"Suya düşen bir yaprak misali bıraktım kendimi hayat ırmağına..."

Bu bir yol hikâyesidir. Ne önceden planlanmış ne de zamanlanması ince ince hesaplanmıştır. Tamamen doğal gelişen bir yolculuktu. Malum yaz ayının en sıcak ayında ağustostayız. Hasıl harman zamanı. Arazide sarı sıcak bir renk hâkim. Ekin tarlaları çoktan biçilmiş, biçerler dönüş yoluna çıkmışlar bile. Meyveler desen dal dalı kırıyor. Bu sene don vurmadı çiçekleri dağda ovada meyvelerin maşallahı var.

Günebakan çiçekleri yüzünü güneşe çevirmişken ben de yönümü çevirdim dağlara.

Ya nasip diyerek bastım emektar Ilgaz’ımın (duster)ın marşına.

Nereye derseniz, herkes bilir ki benim gönlüm dağlarda ama illa ki Ilgaz’da... Fakat bu sefer Küre Dağları’nın kalbine, isminin verildiği o güzel ilçeye doğru gidiyorum.

Kastamonu Küre arasındaki yolu neredeyse karış karış bilirim. Gönül rahatlığı ile diyebilirim ki Masruf Geçidi’ne kadar bir dünya ise ondan sonrası bir başka âlem bence. Memleketimin dağlarına hayranım, yollarına kurbanım.

Her tabela, her köy yolu ormanlar arasından görünen kırmızı kiremitli beyaz minareli her köy silüeti bir başka anıyı canlandırıyor. Belören’de ahşap evlerin zarafeti, Çatak’ta yayla evlerinin yalnızlığında soğuk, sisli havalarda yürümenin dayanılmaz hüznü; Koyunkırtık’ta eşsiz kokusuyla bir parça bal yemenin keyfini nasıl anlatsam ki...

Ya da Avşar İmam’da soluklanıp Kadınlar Kooperatifi Başkanı Hayriye Hanım ve üyeleriyle mantı üzerine sohbeti; hele Kösreli’nin kahvesinde içtiğim çayın, soba başında ettiğimiz muhabbetin, duvarda asılı soluk gazetede adımı ve yazımı görmenin mutluluğu unutulur mu hiç?

Küre benim için işte böyle nice tatlı hatırayla dolu bir yer.

Cebrail Keleş 15 Ağustos Köşe Yazısı (6)

Küre Ulu Cami.

Masruftan aşağı salladım benim emektarı, çıktık ağır ağır Ecevit geçidini. Sarpun,Karadonu bu sefer size değil yönüm ama söz sonbahar renkleriyle boyandığında dağlar söz size de uğrayacağım.

Küre deyince benim aklıma ilk gelenler sonbaharı, bakır tesisleri ve ulu camisi oluyor. Nasıl olmasın ki bu cami Küre’nin adeta tapusu niteliğinde.

Bir yokuştan aşağı iniyorum. Arada biri selam veriyor, biri koluma girip "Şefim hoş gelmişsin, bir çayımı içmeden bırakmam" dese de, "Hele dur, az bir işim var. Ulu Cami’yi görüp geleyim" diyerek adımlarımı hızlandırıyor ve caminin kapısına varıyorum. Cami o kadar muhteşem ki her gören mutlaka hayranlık duyuyor. Hatta yüzlerce yıldır hakkında o kadar çok rivayet anlatılıyor ki.

Cebrail Keleş 15 Ağustos Köşe Yazısı (1)

Hamam ile Camii Arasındaki İddialaşma Hikâyesi

Küre Ulu Camii (Hoca Akşemseddin Caminin yapımı hakkında anlatılan çok hoş bir rivayet var.

Küre Ulu Cami (Hoca Akşemseddin Cami), hakkında birçok rivayet anlatılan, her bir detayı üzerinde uzun uzun konuşulacak özelliklere sahip tam bir Osmanlı eseri.

Cami; halk arasında İstanbul'un manevi fatihi Akşemseddin ismiyle anılsa da, tarihi resmi kayıtlara ve vakfiyesine göre Fatih Sultan Mehmed’in Defterdarı Hoca Şemseddin (Cenderecizade Şemseddin) tarafından 15. yüzyılda (1465-1473 civarı) yaptırılmıştır. İsim benzerliği sebebiyle zamanla bölge halkı tarafından Akşemseddin ile özdeşleştirilmiş ve bu isim gönüllerde kalıcı hale gelmiştir.

Halk arasındaki en bilinen rivayete göre; Fatih Sultan Mehmed'in İstanbul'u fethi sırasında ihtiyaç duyulan bakırın temini için hocası Akşemseddin, Candaroğulları (İsfendiyaroğulları) Beyi İsmail Bey'e elçi olarak gönderilir. Küre'ye gelen Akşemseddin, buraya bir cami yaptırmak ister. İsmail Bey camiyi birlikte yaptırmayı teklif etse de Akşemseddin bunu yalnız üstlenmek istediğini belirtir. Bunun üzerine İsmail Bey, "Öyleyse hocam, ben de öyle bir eser yaptırayım ki benim yaptırdığıma girilmeden senin yaptırdığına girilmesin" diyerek caminin tam önüne İsmail Bey Hamamı'nı inşa ettirir.

Cebrail Keleş 15 Ağustos Köşe Yazısı (5)

Sedef İşlemeli Kapı ve Ahşap Sanatı

Caminin çift kanatlı ana giriş kapısı, orijinal halini koruyan olağanüstü bir ahşap işçiliğine ve sedef kakma süslemelerine sahiptir. Dönemin el sanatlarını en ince detayına kadar yansıtan bu kapı ve minberdeki ağaç oymacılığı, Fatih devrinden bu yana orijinal haliyle günümüze ulaşan apayrı bir mucizedir. Ahşap meraklılarının camiyi ziyaret etmesindeki en büyük etken de işte bu muazzam işçiliktir.

Duvarda yer alan Kâbe konulu İznik çinilerinin karşısında insan adeta kilitlenip kalıyorum. Bir tablonun karşısında saatlerce durup izleyenleri artık çok daha iyi anlıyorum. Bana kalsa tüm günü burada geçirebilirim. Güneşin açısı değiştikçe caminin görünümü bambaşka bir güzelliğe bürünüyor. "Ahh keşke tripodum yanımda olsaydı..." diye iç geçirirken telefonuma gelen mesaj artık gitmem gerektiğini hatırlatıyor.

Cebrail Keleş 15 Ağustos Köşe Yazısı (4)

Suya düşen bir karanfilmiş yüreğim…

Dışarıdayım; sıcak bir yel esiyor Ersizlerdere’den, İpşine Kayalıkları’ndan... Küre Çayı ile Karadona Çayı kavuşurken İki Çay Köprüsü altında, Karacehennem Boğazı’na doğru kimsenin bilmediği bir yolculuk başlıyor.

Hani Ahmet Telli "Hüznün İsyan Olur" şiirinde diyor ya:

Suya düşen bir karanfilse yüreğin

Bırak kendini ırmağın türküsüne gülüm

Vursun seni o taştan bu taşa

O çağlayandan bu çağlayana…

Ben Balıkçı Şef; Karadona Dağları’ndan suya düşen bir yaprak misali bıraktım kendimi hayat ırmağının çağıltılı sularına... Vurdu beni o memleketten bu memlekete...

Nasıl ki Küre Çayı Karadeniz’e kavuştuğunda durulup o devasa sulara karışırsa; ben de Kastamonu’ya ulaştığımda, Ilgaz’la tanıştığımda öyle sakinleştim, öyle duruldum. Anladım ki burası benim son durağım, ait olduğum limanım...

Sığındığım gönlüm, memleketimmiş.


Cebrail Keleş/Balıkçı şef
4 Ağustos 2026-Küre

Cebrail Keleş 15 Ağustos Köşe Yazısı (3)