Dün, bugün, yarın…
Bu hayatı yeterince uzun yaşadığınızda bir bakmışsınız ki dün kucağınızda taşıdığınız bebekler, bugün anne baba olmuşlar.
Bugün kendi çocuklarını gezdiriyorlar.
Yarın kimseye vaat edilmemiş olsa da muhtemelen onlar da kendi çocuklarının yolunu bekleyecekler.
İşte hayat böyle…
Bu hafta mutlu anlarımdan birini yaşadım.
Bayramlar dışında tüm ailenin aynı sofrada buluşması bizim için oldukça nadirdir. Yine de arada bir denk geliyor.
İşte onlardan birinde, Kızçem yani torunum Ilgaz’ın annesi sordu:
— Baba, bizi İnebolu’ya götürür müsün?
Ne demek kızım… Siz yeter ki isteyin,
Artık yaşlandım. Gün geçtikçe uzaktaki sevdiklerimin yakınımda olmasından daha çok mutlu oluyorum. Hele bir de onlara memleketimin güzelliklerini gösterme imkânı bulursam, keyfim daha da yerine geliyor.
Tüm aile yollardayız.
TRT FM’in nağmeleri bize eşlik ediyor.
Ilgaz’ı taşıyan Ilgaz’ın (Duster) da ağır yükünün farkında olması gerek; bizi hiç incitmeden, sarsmadan götürüyor.
Bir yandan yol, bir yandan ben anlatmaya başlıyorum:
— Ilgaz, bak bu dağa İpsine Kayalıkları derler. Deden bu dağların fotoğrafını en çok çekenlerdendir. Hatta şu kanyonda bir şelale var ki herhalde en iyi fotoğrafını ben çekmişimdir…
Tam biraz daha övünecektim ki Ilgaz’ın dünyasının benimkinden epey farklı olduğunu anladım.

— Dede bak, bu kartta mpappbe var. En değerli altın kartım. Tam 300 puan!
— ?
Sustum.
Hele sen biraz daha büyü Ilgaz…
Dedenin sana anlatacağı, sana emanet edeceği daha çok hikâyesi var.
Umarım benim zamanım kalır.
İnebolu pazarında…
Günlerden cumartesi.
İnebolu’da pazar kurulur.
Bu pazarlar sadece alışveriş yapılan yerler değildir. Cemiyet hayatının ve ekonominin can damarı, köylerin ve gurbetçilerin buluşma noktasıdır.
Aracı uygun bir yere çekmek için epey uğraşıyorum. Nihayet bir yer bulunca sevinip pazara dalıyorum.
Aslında beni bilen bilir; ben bu tip yerlerde sadece çekerim, almam. Elime yük etmem.
İlk yanaştığım tezgahta bir ablamız, kocaman kat kat bir kara mantarı sergiye çıkarmış.
— Kara mantar kaça?
— Kilosu 40. Tartayım mı?
— Yok, ama bir fotoğrafını çekeyim mi?
— Yok!
…
Mürdüm eriğini, diken ucunu ve kirenleri görünce artık fiyat sormadan uzaktan çekiyorum.
Kastamonu bamyası ya da ağaç bamyası denilen o kocaman yeşillikler de pazarda yerini almış.
Pazar yerinde eski dostum Ramazan Gül’ün annesi de yıllardır kendi bahçesinin ürünlerini satar. Her zamanki yerinde buluyorum.
Hal hatır soruyorum:
— Mezarcı Hasan emmim nasıl nenem?
— İyidir. O da buralardaydı, görürsün belki.
Tanıdığım en güleç insanlardan biri olan, Çamlıca köyünün eski muhtarı ve aile dostumuz Ramazan’ı soruyorum.
— O da dükkândadır, derken tezgâhtan bir meyve uzatıyor.
— Al, yolda yersin…
— Sağ ol nenem.
Pazar yerinin içinden sıyrılıp Tevfikiye Camisi’nin gölgesine sığınıyorum.
Elimi yıkamak için cami avlusuna girdiğimde, 1931 yılında son büyük usta Ahmet Ziya Akbulut tarafından yapılan ve dünyanın önemli güneş saatlerinden biri olarak kabul edilen güneş saatini fotoğraflamak istiyorum.
Ama üstündeki tente yüzünden güneş saatinden pek bir şey anlaşılmıyor.
Epeydir aklımda olan caminin içini fotoğraflamak için kapıya yöneliyorum.
Daha girişte karşıma çıkan tabela dikkatimi çekiyor:
“Bu camiyi halk yaptırmıştır.”

Merak edip kısa bir araştırma yapıyorum.
Gerçekten de ilginç bir yapım öyküsü var.
Dönemin belediye başkanı Tevfik Efendi’nin öncülüğünde, ilçe halkının yardımlarıyla yapılan caminin temeli 1908 yılında atılmış, inşaatı 1915 yılında tamamlanarak ibadete açılmış.
Yapımına büyük katkı sağlayan Belediye Başkanı Tevfik Efendi’ye hürmeten camiye Tevfikiye adı verilmiş.
Caminin içine girdiğimde önce bir huzur, ardından renklerin uyumu ve sanat eseri niteliğindeki enfes çiniler karşılıyor beni.
Ünlü Kütahyalı çini ustası Hafız Mehmed Emin Efendi’nin, Karamanoğlu İbrahim Bey İmareti’ndeki mihrap desenlerinden esinlenerek işlediği çiniler, caminin en kıymetli eserleri arasında.
Fotoğraf makinemi çıkarıyorum.
Bazı mekânlar vardır; fotoğrafını çekmek yetmez, önce sessizce bakmak gerekir.
Tevfikiye Camisi de onlardan biri.
Camide işim bitince Ramazan’a uğruyorum.
Başta takı olmak üzere akla gelen pek çok şeyin satıldığı dükkânda pazar nedeniyle yoğun bir trafik var.
— Seni meşgul etmeyeyim. Biz Boyranaltı’na gidip biraz deniz havası alalım. Bu arada Simitçi Ömer abim nerede? Görmedim.
— Hahaha… Valla Şefim, Ömer abim çok yoğun. Çıkamıyor. Akşamüstü gelir, selamını iletirim.
Biz de Boyranaltı’nın yolunu tutuyoruz.
Denize değen güneş ses çıkarır mı?
Boyranaltı’nda Hanımeli Kafe’de oturuyoruz.
Karşımda bir dede, iki torun…
Dede elindeki oltayı her attığında bir sürü mezgit takılıyor. Torunları da balıkları alıp kutulara doldurmaya çalışıyor.
Dayanamayıp yanlarına yanaşıyorum.
— Adem Kaptanım, bak bütün dedelere kötü örnek oluyorsun. Tutan var, tutamayan var. Çıtayı çok yükseltme!
Gülüşüyoruz.
Az sonra güneş, denizin üzerinde ufka doğru turuncu bir ateş topu gibi yaklaşmaya başlıyor.
Her dakika biraz daha kızarıyor.
Sonunda denize değeceği ana çok az kalıyor.
Ilgaz’a dönüyorum:
— Ilgaz, bak şimdi “cıss” diye bir ses duyacaksın.
Hep birlikte bekliyoruz.
Güneş denize değiyor.
Ve…
Benden başka kimse bir şey duymuyor.
Çocukluğumdan beri dağları, dereleri, ormanları dinleyen kulaklarım mı fazla hassas, yoksa Ilgaz henüz benim duyduğumu duyacak yaşta değil mi, bilemiyorum.