Ağustosta yağan yağmur kanlıca tohumudur!

84 yıllık bir sarımsak türküsü


Ağustos ayındayız. Hava sıcak mı sıcak, bu sıcakta Taşköprü Küçüksu köyü sakız mahallesinde bir tepedeyiz. Aşağıda asfalt çalışmaları yapan Özel idare ekiplerini köylü vatandaşlarla birlikte izliyoruz.

Yolun siyah asfalt çizgisi gelen her kamyonla birlikte biraz daha uzuyor.

Dronla Taşköprü ovasına bakıyorum. Tarlalar çok güzel gözüküyor. Adeta tarlaları değil yamalı bohça gibi rengârenk geometrik şekillerle yapılan modern bir tabloyu seyrediyorum.

Kahverengi renkliler sarımsakları sökülüp depoya kaldırılmış, sürülmüş tarlalar.

Sarı renkliler hasat edilmiş ve geride sapları kalmış sürülmeyi bekleyen ekin tarlaları. Bir de yemyeşil olanlar var onlar da silajlık mısır, yonca, ya da pancar tarlası.

Tabloda farklı bir renk daha var. Bu tarlalara hayat veren sakız göleti rengiyle hemen dikkati çekiyor. Ama bu mevsimde iyice azalmış. Umarım son yağışlarla dolar.

Bu tablodan gözümü alıp kafamı yukarı kaldırınca karşımda koru kayasını, sivri zirvesini ve zar zor seçilen orman yangın gözetleme kulesini görüyorum.

Bu memleketin her noktasında ayrı bir hatıra ayrı bir yaşanmışlığım var. İşte bu koru kayası da benim rahmetli Mustafa Okan hocamla her zaman konuştuğumuz gidip gezdiğimiz bir doğa harikası. Ne çok çıkmıştık, burayı ne zaman görsem bir fatihayla yâd ederim çok sevdiğim merhum hocamı.

Bizim memlekette bir laf vardır Ağustosun yarısı yaz ise yarısı da kıştır. Artık yazın sonundayız. Hâsıl harman bir an önce bitirilmeli, kışlıklar hazırlanmalı. Vakit dar. Hiç belli olmaz bir bakarsın koru’ya Ilgaz’a, Göynüğe, Yaralıgöze ilk kar düşmüş bile.

Hava dayanılmaz sıcaklıkta ama biliyorum ki bu kızmış havanın ardından şiddetli bir yağış mutlaka gelir. İşte Kastamonu tarafında yoğun bir karartı var. Arada bir şimşek bile çakıyor. Bulutlar akıyor tepelere ve yağmuru indiriyor geçtiği her yere.

Irahmettir yağsın diyor köylüler.

Yağmurdan konuşuyoruz iş makinelerini seyrederken.

-Atalarımız Ağustosta yağan yağmura kanlıca mantar tohumu demişler, ne dersin doğru mu acaba Hilmi abim?

Önümüzdeki kara bulutlara, çakan şimşeklere bakan Hilmi abimiz,

- Bilmem ki öyle derler ama sonbahara erersek bakarız doğru mu değil mi diyor.

Çakan şimşekleri görünce Taşköprü sarımsağın efsanesi geliyor aklıma.

Sohbete katkımız olsun diye anlatıyorum.

Hilmi abim biliyorsun bizim sarımsağımız dünyaca ünlü. Hatta AB coğrafi işareti bile var. Demişler ki “Ölümden gayrı her derde devadır”

Sarımsak hele de Taşköprü sarımsağı öyle bir şifa kaynağı ki taaa kadim zamanlarda bile biliniyormuş. En eski hikâyelerde bile adı geçiyormuş. En güzeli de şöyle;

“ bir hekim varmış adı Asklepios, öyle bir şifacıymış ki tövbe estağfurullah yani ölüleri bile diriltmeyi başarır hale gelmiş. Bunların en başı olan Zeus da çok kızmış. Çünkü kimse ölmezse doğanlara yer kalmayacak demiş.

Zeus bakmış olacak gibi değil işte şu karşıda gördüğün karabulutların içindeki yıldırımlar gibi şimşekleri fırlatmış bizim şifacıya.

Asklepios yıldırımı yiyince düşmüş yere, ama elinde de o anda bin bir derde deva olacak bir reçete varmış Hikâye bu ya o reçete bir bitkinin üstüne konmuş. Yağan yağmurla birlikte o reçetedeki şifalar da sarımsağa geçmiş ve o günden sonra sarımsak bin bir devanın ilacı olmuş.

Hilmi abim kısaca bizim Taşköprü sarımsağı ölümden gayrı her derde devadır.

Akdoğan Tekke deki 84 yıllık bir hayat öyküsü…

Temmuz ayının 15 inden sonra Taşköprü ovasında tarlalara bembeyaz bir örtü serilir. Toprağın bağrından çıkan sarımsaklar gün ışığının altında demlenir. Toprakla bağını koparmadan güneşi içine çeker. Dışı kurudukça özü canlanır.

Toplanır getirilir evin kuruluğuna, deposuna yığılır. Burada tüm aile toplanıp tek tek elden ele geçer ve bağ bağ dizilir tavana kadar.

Akdoğan Tekke köyündeyim. Muhtar Adnan Kaya yanımda. Bir kahve içimi köy evine davet ediyor. Davete icabet etmek sünnettir diyerek düşüyoruz yola. Evinin kapısından girişte bir anda duruyorum.

Muhtarım boş ver kahveyi beni buraya bırakın.

Gördüğüm manzara şöyle üç küçük kızçe sarımsak öbeğinin ortasına oturmuş oynarken iki nenem iki tarafta sarımsak bağlıyorlar. Odun ateşinin üstünde düdüklü kaynıyor. Ortada ruhu genç bir amcam da sandalyede onlara yardım ediyor.

-Ooo nenelerim emmim kızçeler hepinize kolay gele, şöyle ben de bir kenara otursam arada bir foto çeksem azıcık sohbet etsem müsaade var mıdır?

-hoş geldin oğlum misafir başımız üstüne gel otur hele kimsin kimlerdensin önce sen bize anlat hele,

Ah be nenem ne anlatsam ki, yine de oturuyorum dizinin dibine sohbete başlıyoruz. Torunlar, Kızçeler geliyor yanımıza

Seher,Fatma ve Doğa. Sarımsağın içinde doğan çocuklar. Sarımsağı seviyoruz diyorlar hep bir ağızdan.

Abdurrahman Kaya emmime yanaşıyorum, emmi yaş kaç?

44 diyor.

Nenem hemen itiraz ediyor

-Ne 44 ü yahu sen 84 yaşındasın.

Geceleri sayılmaz nenem diyorum gülüşüyoruz.

84 yıldır sarımsağın türküsüyle doğmuş büyümüş yaşamış Abdurrahman emmim. Tıpkı torunları gibi o da sarımsağın içinde doğmuş.

Bitmeyen bir türkü bu,

Dededen toruna söylenen.

Taşı aşk ile oya gibi işleyenlerin şehri Taşköprü…

Şehir içinde dolaşıyorum. Taşköprü sadece sarımsağı ile değil Paflagonyaya başkentlik etmiş Pompeipolis ile kültür turizminin en önemli noktası.

Zımbıllı tepeden çıkan eserlere bakınca taşa taş diye değil aşk ile bakanların yurdu olduğunu anlıyorum.

Taşköprü, sadece bir günde gezilecek görülecek bir yer değil. Acele etmeden sindirerek, bilerek görmek gezmek gerekiyor.

Zaman bitmiş gün batmak üzere,

Aş çayırcık,germeç,bük derken Kastamonu’ya yaklaşıyoruz.

Hava iyice kararmış Yağmurun kokusu artık iyice yakından geliyor. şehre girince birden bardaktan boşanırcasına bir yağmur başlıyor.

Özlemişim bu yağmuru.

İş yerimizde otoparktaki Ilgazı (Duster) çekiyorum hacıortanın yüksek bir yerine.

Ben şehri seyrediyorum Ilgaz yağmurla yıkanıyor.

Radyoyu kapatıp camı hafif aralıyorum en güzel türküyü yağmur damlaları söylüyor.

20 Ağustos 2026-Kastamonu
Cebrail Keleş-Balıkçı Şef