Ilgaz kokan endemik çiçekler ve o çiçeklerin özünü taşıyan ballar nerede bulunur?
Şehirdeyim… Hava sıcak mı sıcak. Eskiler, “Hava böyle kızdırıyorsa bunun arkası ya doludur ya borandır ya da yağmurdur.” derler.
Gözlerim ufukta birkaç bulut arıyor. Sadece Ilgaz’ın Hacettepesi’nin üzerinde bir öbek bulut, bir de Çatal Ilgaz’ı sarıp sarmalayan bulutlar var.
Yağmur bekliyorum…
Taşan, yanan gönlüme serinlik arıyorum.
İstiyorum ki Ilgaz’ın zirvesindeki o bulutlar saçını çözsün, benim için ağlasın.
Tıpkı Yunus Emre’nin dediği gibi:
Karlı dağların başında
Salkım salkım olan bulut
Saçın çözüp benim içün
Yaşın yaşın ağlar mısın?
Uzakları yakın etmek adına gönlümün götürdüğü yere doğru gidiyorum. Yolum da yönüm de belli. Tıpkı hava gibi içim de kızgın; biliyorum ki bu havanın da benim de ardı fırtınadır, borandır.
Uzaklaşmalıyım bu kalabalıklardan…
Yoldayım…
Dilimde Sabahattin Ali’nin dizeleri, aracımda Sezen Aksu’nun sesi aynı duyguyu haykırıyor:
Şehirler bana bir tuzak,
İnsan sohbetleri yasak.
Uzak olun benden uzak,
Benim meskenim dağlardır.
…

Yıllar ne kadar çabuk tükeniyor. Oysa yolların sonu hiç gelmiyor; bittiği yerde yeniden başlıyor.
Ilgaz yolundan ilk geçtiğim gün her şey başkaydı, şimdi bambaşka…
Yine tünel ve viyadük çalışmaları var. Kamyonlar, iş makineleri dağın sessizliğini bozuyor. Dağın bağrı oyuluyor, yollar yeniden şekilleniyor.
Ben ise direksiyonu Ilgaz’daki son köylerimizden Bostan-Yukarı Tüfekçi Köyü’ne çeviriyorum.
İnşaat alanını geride bırakınca birkaç evden oluşan küçük bir mahalle karşılıyor beni.
Burası Gözecik…
Adı gibi gözlerden de gönüllerden de ırak.
Köyün içindeki ağaç oluğu incecik akan bir su dolduruyor. Etrafta bir zağar ile iki gölbez yavrusu oynuyor. Bahçe kenarlarında tavuklar dolaşıyor. Başlarında ise her zamanki gibi asabi bir horoz…
Bir de köyün gerçek sahipleri var…
Arılar…
Nereye gitsem peşimdeler.
Tam onlardan çekinerek sığınacak bir yer ararken güler yüzlü biri sesleniyor:
— Hele gelin bakalım, ne ediyonuz buralarda?
Aradığımızı bulmuş olmanın sevinciyle yanına gidiyoruz.
Hal hatır soruluyor.
Ben soruyorum…
O anlatıyor.
O anlatıyor…
Ben sessizce dinliyorum.
Bu coğrafyada alışık olduğumuz bir hayat hikâyesi başlıyor.
Bir ara takılıyorum:
— Köyde senden başka kimse kalmamış. Bu köyün ağası sensin artık.
Yüzündeki tebessüm bir anda değişiyor.
— Ne edeyim dünya malını… Ben evladımı yitirmişim. Daha neyin peşine düşeyim? Burada yaşıyoruz. Arılarımız, hayvanlarımız var. Yazın üç beş kişi görünür. Kışın ise sadece biz bizeyiz… Bu dağ ve biz…
O an anlıyorum…
Bazı insanların omuzlarında görünmeyen yükler vardır.
Konu bala geliyor.
— Bal üretirim… Hem de öyle böyle değil. Bu dağları süsleyen binbir çeşit çiçeğin, ağacın, akan suyun kokusunu taşır. Tahlil ettirdik, patentini aldık.
Daha anlatacak çok şeyi var ama gözleri uzaklara dalıyor.
Bulutlanıyor…
Yağmur önce insanın içine yağıyor.
Şaban abi ve eşinin sofrasına konuk oluyoruz.Sofra bezine sarılı sıcak köy ekmeği…
Kuzinede yeni pişmiş.
Yanında özgürce otlayan ineklerin sütünden yapılmış tereyağı…
Ve sofranın yıldızı…
Karakovan balı…
Önce rengiyle gözümüzü, sonra tadıyla gönlümüzü fethediyor.
Hani derler ya…
“Anlatılmaz, yaşanır.”
Şaban abime soruyorum:
— Bu balın sırrı nedir?
Gülümsüyor.
— Bu balı yapan arılar günde yüzlerce çiçeğe konar. Her çiçekten biraz alır. İşte o çiçeklerin çoğu sadece bu dağlarda yetişir. Endemik çiçeklerdir, bildin mi?
Bilmez miyim Şaban abim…
Ilgaz, benim terk etmediğim sevdamdır.
Gönlümün sol alt köşesidir.
Ben sevdim mi Ilgaz kadar severim demişim.
Gülümsüyor.
— İşte bu da senin o dağının küçük bir peteğe sığdırılmış hâlidir.
Her damlasında Ilgaz’ın kokusu vardır.
Yaylaların serinliği…
Gözelerden akan suyun tadı…
Bunu herkes bilemez.
…
Şaban abimin evinden ayrılıp Gözecik Yaylası’na doğru çıkıyorum.
Burası adeta cennete uzanan bir yol.
Gelen giden yok.
Yolun iki yanı rengârenk çiçeklerle süslenmiş.
İlk gözüme çarpanlar bembeyaz papatyalar oluyor.
Belki de mitolojik hikâyesinden dolayı bu çiçeği hep ayrı severim.
Rivayete göre gökyüzünün tanrıçası Astrea’nın gözyaşlarının düştüğü yerlerde papatyalar açmıştır.
Biraz ileride ise Ilgaz/Kastamonu karanfili, Bilimsel adıyla Dianthus kastembeluensis üzerinde ise yeşil gözleriyle büyüleyen bir sedef kelebeği nektar molasında.
İşte bu çiçeklerin özünden yapılan bal benim için sıradan bir bal değildir.
Onda Ilgaz’ın yaylalarına düşen yağmurun serinliği vardır.
Adında Kastamonu taşıyan, yalnızca bu dağları vatan bilen bir karanfilin selamı vardır.
Ilgaz sadece bir dağ değildir.
Bir sevdanın adıdır.
Şaban abimin balında bazen kırlarda kanat çırpan kelebeklerin neşesi, bazen de evladını toprağa vermiş bir babanın sessiz acısı vardır.
Belki de bu yüzden o balın her damlası yalnız damağa değil, insanın yüreğine de dokunur.
Çünkü bazı dağlar yalnız taşını toprağını değil, kokusunu da peteğe emanet eder.
İşte ben, Ilgaz’ı her ziyaret edişimde, o kokuyu bir kaşık balda yeniden bulurum.
…
14 Temmuz 2026-Kastamonu - Ilgaz
Cebrail Keleş-Balıkçı Şef