Temmuz ayının sıcak bir günü yine düşmüşüm yollara. Hangi dağın ücra zirvesine, hangi ayak basılmamış yoluna diye sormayın.
Ilgaz deyince kalem elden düşüyor, ne zaman yollarla düşsem gözüm ufukta Ilgaz’ı arıyor.
Sarı sıcak bir tablonun içinde yol alıyorum, önümde İhsangazi (mergüze) arkasında tüm güzelliği ile Ilgaz. Sıcaktan bunalmışken yanmışken ciğerim, kendi kendime dedim ki;
Mergüze derler buraya yani “mar” - “Göze” yani elli ayrı gözeden çıkan pınar. Hele az sabret şefim, yüreğini serinletecek hava ovada değil, dağlardadır. Az daha sabret.
İhsangazi’den yukarı Haracoğlu Türbesi yanında dualarla geçip bir derenin kıyısını tutturmuşum, yol bir o yana bir bu yana derenin akışına uyarak onunla birlikte ona ters yönde ilerliyor. Az ilerde Sibo deresi, Obruk deresiyle birleşiyor. Obruk köyünün muhtarı, biz böyle derelerin birleştiği yere büyük geçit adını veririz diyor.
Kafa sallıyor not aldım muhtarım diyorum. Benim huyumdur böyle enteresan bilgileri defterime, kafama, ya da gönlüme not ederim. Gün gelir kullanırım diye.
Bu notlarımdan biri de Mısır piramitlerinden bu yana hiç değişmeyen ahşap kilit sistemi. Bizim köylerde çantı ambarların kapısı hala aynı sistemle açılır kapanır kilitlenir.
Güzel tertemiz yeni yapılan asfalt yoldan köye doğru tırmanıyoruz. Sağda tepede bir mahalle derenin karşı yamacında bir mahalle daha gözüküyor.

Sibo deresi kıyısındaki köy Sarıpınar…
Sarıpınar köyünün muhtarı Hamdi Küçükbergen eski dostumuzdur.
- haydi, şefim gel az yürüyelim birlikte çıkalım köye hem de köyümüzü görürsün diyerek koluma giriyor.
Köy tam da hayalimdeki gibi, sırtını Ilgaz’a yaslamış, etrafı yemyeşil ormanlarla kaplı. Köy derli toplu, geçim kaynağı olarak genelde ormancılık ve biraz da küçükbaş hayvan var.
Muhtarımla köyü turluyoruz. Şefim bak burası Ilgaz’ın etekleri, Az ilerisi Ilgaz Yurduntepe. Buradan bizim yaylaya yol çıkar.
Aman etme muhtarım buradan sonra bence yol bir yere çıkmasın, bazı yollar da bırak bize kalsın. Diyorum.
Öyle olsun be şefim, gel sonbaharda çıkalım bu yoldan yaylamıza, geyiklerin sesini dinleyelim, kar kokulu rüzgârların esintisini, kanlıca mantarlarının turunculuğunu, bu dağı saran ağaçların sonbahar yangınını izleyelim diyor.
Muhtarım ilk yaprak sarardığında buradayım diyorum.
…
Köy camisi yaptırmış içine giriyoruz, öteden Salim amcam bizi görünce hemen gelip yapışıyor koluma.
Hele hoş geldin kusura kalmayasın, yaşlıyım kalkıp hemen gelemedim haydi eve yemeğe, yavan yaşık ne varsa hep birlikte yeriz.
Eyvallah emmim diye öpüyorum ellerinden.
Vakit dar karnımız tok olsa da gönlümüz bu güzelliklere aç. Bırak doyalım şu güzelliğe diyerek müsaade istiyorum.
Ama ne mümkün cami avlusunda gördüğüm bir sahne beni büyülüyor. Sarıpınar köyünden Müzeyyen Ablamız elinde bir dal önünde bir oğlak oturuyorlar. Arada bir ona sesleniyor Alagızım gel diye ama oğlak hiç oralı olmuyor. O da gelmeyen oğlağa dalı uzatıp yaprak ikram ediyor. Yanında torunu Azra ve Yusuf da var.
Yanına yanaşıp ablam merhaba, bu oğlak niye hep burada oturuyor diyorum.
Ay oğul hele hoş geldin, bu benim Alagızım. Doğduğundan bu yana ayakları tutmuyor. Ben de bunu alıp buraya getiriyorum. Birlikte vakit geçiriyoruz. Ellerimizle besliyoruz alagız, ıhlamur dalı sever başka yaprağı yemez diye elindeki dalı uzatıyor oğlağa.
Bir oğlak ve bir köy kadını ve iki çocuk hep birlikte cami bahçesinde yaşamanın keyfini mutluluğunu çıkarıyorlar.
Bana mutluluğun resmini yapabilir misin demiş ya üstat. İşte bu kare mutluluğun fotoğrafı olabilir mi, neden olmasın?
Çocukluğumun lezzetleri…
Az ileride muhtarımın evi var.
Daha kapıya gelmeden koca bir sürahi ayran geliyor.
Hakiki köy yoğurduyla hafif ekşimtrak tadıyla beni alıp geçmişe götürüyor. Çocukluğuma anneme, baba ocağımdaki evime gidiyorum.
Bir elimde içinde haşlanmış yumurta, bahçeden elimle kopardığım yeşil soğan, maydanoz olan yufka ekmek dürümü, diğer elimde tam da bu ayran var.
Kime ne anlatsam ki, ne bilsin eller.

Kızılellerli çoban Ramazan…
Köyden ayrılıp yolun da izin de olmadığı yaylalara doğru çıkıyorum. İki yanımda orman arkamda Sarıpınar önümde git gide büyüyen ılgaz’ın zirveleri daha ne isteyim ki tam bir masal yolu.
Bir virajı döner dönmez aniden önümüze çıkan iki koca çoban köpeği bu sessizliği bozuyor. İki yanımızda koşan, boynunda hırtal kulakları kesik kocaman çoban köpeklerini iyi tanırım. Onlar sadece bizimle oyun oyuyor. Nitekim biz durunca onlarda durup bir gölgeye yatıyorlar.
Ormanda kesim var. Kenara yığılmış soyulmuş kütükler nakliye bekliyor. Ben köpeklerle oynarken birden yukarıdan bir ses geliyor.
-şefimmm az bekle hele geliyom.
Bir ayağı aksayan ama gönlü fazlasıyla tam olan sırtında azık çantasıyla çoban Ramazan koşarak geliyor sarılıyoruz.
Ah be şefim beni bildin mi? Senle kızılellerde yıllar önce karşılaşmıştık o günden bu yana takip ediyorum. Beni hatırlamazsın ama iyi biliyorum seni diyor.
Kastamonu dağlarında sadece kurdun kuşun izinin olduğu, ne haritalarda ne navigasyonda bulunmayan bir yerde bir ses adınızı haykırıp sevgiyle sarılıyor. Azığını teklif ediyor, vaktin varsa çay yapayım diyor.
Yok, be ramazanım senin o güzel gönlün, o güler yüzün samimiyetin yeter.
Kesilmiş soyulmuş bir karaçam kütüğünün üstünde bir solukluk sohbete başlıyoruz. Namazgâh, kızıller anıt çamını, Orman gözetleme kulesine çıkan yolu, yağ donduran oluğunu o suyun ne kadar soğuk olduğunu konuşuyoruz.
Kendini anlatıyor Ramazan, anam babam bir de ben köydeyiz, hayvan güderim başka da bir işim yoktur. Başka da bir şey bilmem.
İşte orada dur bakalım diye itiraz ediyorum.
Sen bu dağların çocuğusun. Ormandaki her ağacı bilirsin... Hangi dereden su içileceğini... Sepken yağarsa nereye sığınılacağını...
Sen bu dağların yetiştirdiği ustalardansın Ramazanım.
Eyvallah şefim diyor.
Daha konuşacak çok şeyimiz olsa da hayvanlar uzaklaşıyor Ağa ve Paşa da onlarla birlikte giderken bir gözleri de Ramazan da.
Aksak ayağına rağmen hızlı bir şekilde yokuşa tırmanırken el sallıyor.
Yine gel yine beklerim bu sefer çayımı içmeden azığımı paylaşmadan bırakmam.
Olur, ramazanım sonbahar da yine geleceğim mantar közleriz diye arkasından bağırıyorum.
Yükseklerden bir yel esiyor çamlar hışırdıyor pürleri dökülüyor, arada bir ineklerin boyunlarındaki keleklerin (büyük çan)sesi duyuluyor. Köpeklerin havlaması Ramazanın türküsü ise artık duyulmaz oluyor.

Bizim memleket, sizin şef…
Bu coğrafya, bu dağlar, bu dereler, bu ağaçlar, bu kuşlar hepsi bizim.
Ilgaz’ın yaylalarında insan kalabalığından uzakta bir aksak çoban hayvanlarını otlatır. Bir türkü tutturmuşken yamaçlarda aşağılarda gezinen birini haber verir yoldaşları.
"Memleket bizim... O gelen de sizin Balıkçı Şef."
Şimdiye kadar aldığı en büyük ödül de Ilgaz dağlarında kimsenin ayağının basmadığı, adını bilmediği bir yaylada adının bağırılması, koşarak gelen çobanın sevgiyle sarılması, azığını teklif etmesidir.
Bundan daha büyük ödül almadım.
İstemem de.
21 Temmuz 2026-Kastamonu İhsangazi
Cebrail Keleş-Balıkçı şef