Bir antrenör için en güzel anlardan biri, yetiştirdiği sporcunun boynuna madalya taktığı andır.
O an bütün yorgunluklar unutulur.
Sabahın erken saatlerinde yapılan antrenmanlar, saatlerce süren çalışmalar, ter, gözyaşı, kaybedilen maçlar, vazgeçmenin eşiğine gelinen günler…
Hepsi bir anda anlam kazanır.
Ama yıllar içerisinde şunu öğrendim:
Bir çocuğun boynuna madalya takmak güzel…
Ama onun hayatına dokunabilmek çok daha değerli.
Çünkü her çocuk şampiyon olmayabilir.
Her çocuk Avrupa Şampiyonası’na gidemez.
Her çocuk Dünya Şampiyonası’nda ringe çıkamayabilir.
Ama her çocuk iyi bir insan olabilir.
Kendine güvenen, disiplinli, saygılı, mücadele etmeyi bilen ve hayat karşısında kolay pes etmeyen bir insan olabilir.
İşte benim için sporun asıl şampiyonluğu burada başlıyor.
Bir çocuk salona ilk geldiğinde onun geleceğini bilemezsiniz.
Belki çekingen bir çocuktur.
Belki kendisine güvenmiyordur.
Belki okulda arkadaşlarıyla sorunlar yaşıyordur.
Belki ailesi onun geleceği konusunda endişelidir.
Belki de hayatında kimsenin fark etmediği bir mücadele veriyordur.
Siz ise karşınızda sadece bir çocuk görürsünüz.
Ona eldivenini verirsiniz.
Ayakkabılarını bağlar.
“Haydi, başlayalım.” dersiniz.
O çocuk belki ilk gün birkaç dakika bile yorulmadan duramaz.
Bir süre sonra nefesi açılır.
Daha sonra yumrukları güçlenir.
Sonra kendisine güvenmeye başlar.
Ama aslında değişen sadece bedeni değildir.
Çocuğun kendisine bakışı değişmeye başlar.
“Ben yapamam.” diyen çocuk,
“Bir kez daha deneyebilirim.” demeye başlar.
Kaybettiğinde ağlayan çocuk,
“Bir dahaki maçta daha iyi olacağım.” demeyi öğrenir.
İşte o anda spor, sadece spor olmaktan çıkar.
Bir eğitim olur.
Bir hayat dersi olur.
Bir çocuğun karakterinin şekillendiği bir okul olur.
Ben bazen salonda çocukları izlerken madalyaları düşünmüyorum.
Onların birkaç yıl sonra nasıl insanlar olacaklarını düşünüyorum.
İyi bir evlat olacaklar mı?
İyi bir arkadaş olacaklar mı?
Zorluk karşısında ayakta kalabilecekler mi?
Bir gün kendi çocuklarının elinden tutup onlara doğru yolu gösterebilecekler mi?
Çünkü bizim yetiştirdiğimiz çocukların başarısı sadece kazandıkları maçlarla ölçülmemeli.
Hayatta nasıl durduklarıyla da ölçülmeli.
Bir sporcu rakibine saygı duyuyorsa,
kaybettiğinde elini uzatabiliyorsa,
kazandığında karşısındakini küçümsemiyorsa,
zorlandığında pes etmiyorsa,
kendisine verilen emeğin kıymetini biliyorsa,
işte o zaman gerçek bir şampiyon yetiştirmişsiniz demektir.
Bazen bir çocuğun hayatında kazandığınız en büyük maç, ringde kazandığınız maç değildir.
Belki onu kötü alışkanlıklardan uzak tutmuşsunuzdur.
Belki yanlış arkadaşlıklardan korumuşsunuzdur.
Belki evinden çıkıp salona gelmesini sağlayarak ona yeni bir çevre kazandırmışsınızdır.
Belki kendisine inanmasını sağlamışsınızdır.
Belki ailesinin yüzünü güldürmüşsünüzdür.
Belki de yıllar sonra o çocuk size gelip,
“Hocam, iyi ki beni o gün salona getirmişsiniz.”
diyecektir.
İşte o cümle, bazen yüzlerce madalyadan daha değerlidir.
Çünkü madalya bir gün eskir.
Kupa bir gün rafa kaldırılır.
Fotoğrafların üzerinden yıllar geçer.
Ama bir çocuğun hayatına dokunduğunuzda bıraktığınız iz, onunla birlikte yaşamaya devam eder.
Bir antrenörün işi sadece sporcu yetiştirmek değildir.
Bazen anne-babanın söyleyemediğini söylemektir.
Bazen düşen çocuğu yerden kaldırmaktır.
Bazen kaybettiğinde teselli etmektir.
Bazen kazandığında ayaklarının yere basmasını sağlamaktır.
Bazen de sadece dinlemektir.
Çünkü çocukların her zaman güçlü görünmeye ihtiyacı yoktur.
Bazen sadece bir yetişkinin onlara inanmasına ihtiyaçları vardır.
“Sen yapabilirsin.”
Bu dört kelime, bir çocuğun hayatında tahmin ettiğimizden çok daha büyük bir yer kaplayabilir.
Belki bugün salonda yumruk atan küçük bir çocuk, yıllar sonra çok büyük bir başarının sahibi olacak.
Belki de olmayacak.
Ama benim için ikisi arasında bir fark yok.
Çünkü o çocuk salondan çıkarken biraz daha özgüvenli,
biraz daha disiplinli,
biraz daha güçlü,
biraz daha sabırlı,
biraz daha iyi bir insan oluyorsa…
Biz zaten kazanmışız demektir.
Bazen aileler çocuklarının madalya kazanmasını ister.
Bu çok doğal.
Anne-baba, çocuğunun başarısıyla gurur duymak ister.
Ama ben ailelere şunu söylemek isterim:
Çocuğunuzun sadece kazandığı maçlarla değil, gösterdiği çabayla da gurur duyun.
Çünkü çocuklar bazen kazanarak değil, kaybederek büyür.
Kaybettiği bir maçtan sonra yeniden antrenmana gelen çocuk, hayatta çok önemli bir şey öğrenmiştir:
Düşmek, bitmek değildir.
Yenilmek, vazgeçmek değildir.
Başarısız olmak, başarısız bir insan olduğunuz anlamına gelmez.
Hayat da zaten böyledir.
Herkesin kazanacağı günler olduğu gibi kaybedeceği günler de vardır.
Biz çocuklarımıza sadece kazanmayı öğretirsek, hayatın ilk büyük yenilgisinde ne yapacaklarını bilemezler.
Ama onlara mücadele etmeyi öğretirsek, hayatın karşısına çıkardığı hiçbir zorluk onları kolay kolay yıkamaz.
İşte sporun çocuklara verdiği en büyük armağanlardan biri budur.
Mücadele etmeyi öğretmek.
Kastamonu’da bir spor salonunun kapısından içeri giren her çocuğun Dünya Şampiyonu olmasını beklemiyorum.
Ben onun önce kendisini keşfetmesini istiyorum.
Neye gücünün yettiğini görmesini…
Korkularının üzerine gidebilmesini…
Bir hedef koymasını…
O hedefe ulaşmak için sabretmesini…
Kaybettiğinde yeniden ayağa kalkmasını…
Ve en önemlisi, bütün bunları yaparken insanlığını kaybetmemesini istiyorum.
Çünkü başarı insanı büyütmeli.
Kibirli yapmamalı.
Güçlü olmak başkalarını ezmek anlamına gelmemeli.
Şampiyon olmak, herkesten üstün olmak değil; dünkü halinden daha iyi olmak anlamına gelmeli.
Bir gün yetiştirdiğimiz çocuklardan biri Dünya Şampiyonu olduğunda elbette gurur duyacağız.
Bayrağımız göndere çekildiğinde gözlerimiz dolacak.
İstiklal Marşı’mızı başka bir ülkede dinlediğimizde göğsümüz kabaracak.
Ama o gün geriye dönüp baktığımızda asıl gurur duyacağımız şey sadece kazandığı madalya olmayacak.
O madalyaya giderken nasıl bir insan olduğu olacak.
Çünkü bir çocuğa şampiyonluğu öğretebilirsiniz.
Ama iyi insan olmayı sadece sözlerle öğretemezsiniz.
Onu yaşayarak göstermeniz gerekir.
Saygıyla…
Sabırla…
Adaletle…
Merhametle…
Emekle…
Ve bazen hiçbir şey söylemeden, sadece doğru zamanda yanında olarak…
Benim için antrenörlük biraz da budur.
Bir çocuğun hayatına küçük bir dokunuş yapıp yıllar sonra onun hayatında büyük bir değişimin parçası olduğunu görebilmek.
Belki biz o değişimin ne kadar büyük olduğunu hiçbir zaman tam olarak anlayamayacağız.
Ama o çocuk anlayacak.
Ailesi anlayacak.
Ve bir gün o çocuk büyüyüp kendi çocuğunun elinden tuttuğunda, belki onu da bir spor salonunun kapısından içeri sokacak.
O zaman bizim verdiğimiz emek başka bir çocuğa ulaşmış olacak.
İşte spor böyle nesilden nesile aktarılıyor.
Bir eldivenden başka bir eldivene…
Bir çocuktan başka bir çocuğa…
Bir hayalden başka bir hayale…
Bu yüzden bugün salona gelen çocuklara sadece “şampiyon olacaksın” demiyorum.
Onlara,
“Önce kendine inan.”
diyorum.
“Çalış.”
“Sabret.”
“Kaybetsen de ayağa kalk.”
“Rakibine saygı duy.”
“Kazandığında mütevazı ol.”
“Ve ne olursa olsun iyi bir insan ol.”
Çünkü günün sonunda boynumuzdaki madalya değil, arkamızda bıraktığımız insanlar bizi anlatacak.
Belki herkes Dünya Şampiyonu olamaz.
Ama herkes bir insanın hayatına dokunabilir.
Bir çocuğun elinden tutabilir.
Bir çocuğa umut olabilir.
Bir çocuğun kendisine inanmasını sağlayabilir.
Ve bazen bir çocuğun hayatını değiştirmek için gereken şey, büyük sözler değildir.
Sadece bir eldiven…
Bir spor salonu…
Bir antrenör…
Ve o çocuğa içtenlikle söylenen:
“Ben sana inanıyorum.”
İşte benim için gerçek şampiyonluk budur.
Şampiyonluğu değil, çocuğu kazanmak.
Çünkü madalyalar bir gün unutulabilir.
Ama bir çocuğun hayatına dokunduysanız, o iyilik bir ömür devam eder.