Bugün elime aldığım kitap, beni XVIII. yüzyıl İstanbul’unun mânevî iklimine götüren kıymetli bir eserdi: İbrâhîm Hâs Halvetî’nin Tezkîretü’l-Hâs’ı.1
İbrâhîm Hâs, XVIII. yüzyılda İstanbul’da yaşamış; tasavvuf ve edebiyat tarihimizde bıraktığı eserlerle mühim bir yer edinmiş gönül ehli bir mübarektir. Tezkiretü’l-Hâs’ı ise ömrünün olgunluk çağında, 1751-1752 yıllarında derleyerek kaleme almıştır.
Tasavvuf büyüklerinin hayatlarına, menâkıbına ve gönüllerden süzülüp gelen veciz sözlerine yer veren bu kıymetli eser, günümüzde Erenler Kitabı adıyla dilimize kazandırılmış ve H Yayınları tarafından yayımlanmıştır.
Tezkîrede adı geçen mutasavvıflar arasında Yunus Emre, Gülşenî, Emîr Sultan, Hacı Bayram-ı Velî, Niyâzî-i Mısrî ve Merkez Efendi gibi gönül erlerinin bulunması, eserin kıymetini daha da arttırmaktadır.2 Bu isimlerin her biri, kendi çağında hakikatin izini sürmüş, gönüllere dokunmuş ve ardında irfanla yoğrulmuş bir miras bırakmıştır. Onların hayatlarından ve sözlerinden damıtılan hikmetler, yalnızca geçmişin hatıralarını aktarmakla kalmaz; bugün de insanın kendi nefsine ve gönül dünyasına bakması için bir ayna vazifesi görür.
Kitabın sayfalarını çevirdikçe, XVIII. yüzyıl İstanbul’unun mânevî ikliminden süzülen hatıralarla karşılaştım. İbrâhîm Hâs’ın hocası, Halvetî-Şa‘bânî azizlerinden Şeyh Ünsî Hasan Efendi’ydi. Hasan Ünsî, 1643 yılında Evliyalar şehri, Kastamonu’nun Taşköprü ilçesinde doğmuştur.3 İbrâhîm Hâs, kendi menâkıbında irşad sürecini anlatırken, insanı derinden düşündüren bir hâdiseden de söz eder.
Hicretin 1117. senesi, Ramazan ayının 15. günü… İbrâhîm Hâs, gecelerini ekseriyetle tevhid ile meşgul olarak geçirirken gündüzleri biraz uyuduğunu anlatır. Bir gün evinde gündüz vakti uyurken, uykusunda birtakım sözler söylemeye, âdeta sayıklamaya başlar. Annesi onun söylediklerini işitir. Uyandığında kendisine, “Sen uyurken garip sözler söyledin.” der ve İbrâhîm Hâs’ın isteği üzerine işittiği sözleri ona tekrar eder.
Burada İbrâhîm Hâs, annesinden de uzun uzadıya bahseder. Annesinin, şeyhi Şeyh Ünsî Hasan Efendi’ye gönülden bağlı bir mürîde olduğunu ve ömrünü büyük bir zühd, ibadet ve zikr hâli içerisinde geçirdiğini anlatır:
“Çünki vâlidem merhûme, Hazreti Şeyh’ten münîbe4 idi. Edeben soyunup ve uzanıp yatmaz idi. Gece ve gündüz dâima oturur idi. Gündüz oturduğu yerde uyurdu. Gece hiç uyumaz idi. Ve çerâğ yakmazdı. Ve perhiz üzere idi. Daima lisânı zikr ederdi. Altmış yıl bunun üzerine ömür geçirmiş idi. Hazreti Aziz’in makbûl bâcılarından idi. Ve sâhibü’l-kerâmet idi. Hatta vefâtından sonra kerâmeti zâhir olmuştur.”5
Bu satırları okurken insan ister istemez durup düşünüyor. Bir annenin altmış yılını zikre, edeple yaşamaya ve gönlünü terbiye etmeye adaması… Bugünün dünyasında böylesi bir hayat bize ne kadar uzak görünüyor. Oysa onların hayatında ibadet, hayatın bir parçası değil; hayatın kendisiydi. Bir yaşama üslûbuydu. Nereden gelip nereye gideceklerinin farkında olarak, geceleri uyanık, dilleri zikirde, gönülleri Hakk’ın huzurunda idi.
İbrâhîm Hâs, uykusunda söylediği sözleri annesinden dinledikten sonra, annesinin şeyhine giderek bu hâlin hikmetini sorduğunu ve kendisine hilâfet verildiğini öğrenir.
Böylece bir insanın mânevî yolculuğunda, bazen bir söz, bazen bir rüya, bazen de bir annenin gönülden taşıdığı sırlar yeni bir kapının açılmasına vesile olur. Hak yolunda hiçbir hâl boşuna değildir. Gönül ehli için görünenin ardında görünmeyen bir âlem, söylenenin ardında ise söze sığmayan bir hikmet vardır.
Bu hâdisede dikkatimi en çok çeken husus, İbrâhîm Hâs’ın annesinin edep hususundaki o derin ve olağanüstü hassasiyeti oldu. Bu meseleyi bir dostla konuştuğumda, “Günümüzde artık edeb de yavaş yavaş çekiliyor.” dedi. Bu söz beni uzun uzun düşündürdü.
Daha önce, mânen kirlenen toplumlardan suyun çekildiğini işitmiştim. Fakat edebin de Yüce Allah’ın insana bahşettiği bir lütuf, bir nimet olduğunu; bu nimetin kıymeti bilinmediğinde, diğer nimetler gibi elimizden çekilip alınabileceğini bu kadar açık düşünmemiştim. İster istemez edep konusu uzun bir süre zihnimi işgâl etti. Belki de bu eserleri okumanın hikmeti, objektifimizi yeniden kendi özümüze çevirmek ve böylece aslımız ile tanışmaya davet edilmektir.
Divan edebiyatı geleneğimizde de en çok dile getirilen hususlardan biri edep değil miydi? Eski şiirimiz, bizi elimizden tutup hep o edep iklimine taşımaya hizmet ediyordu. Bugün bile şiirleri her dem taze olan Yunus Emre:
Gezdim Halep ile Şam’ı
Eyledim ilmi talep,
Meğer ilim bir hiç imiş...
İllâ edep! İllâ edep!
Girdim ilim meclisine,
Eyledim kıldım talep,
Dediler ilim geride,
İllâ edep! İllâ edep!
Diyerek, hakikate, ilme giden yolu ne güzel gösteriyordu... Kezâ divan edebiyatı geleneğimizde anonimleşmiş bir söz, edebin güzelliğini ne veciz bir şekilde dile getiriyor.
“Edep bir tâc imiş nur-u hüdadan,
Giy ol tâcı emin ol her belâdan.”
Geçmiş hayatımızda girilen her mekânda yer alan, çok güzel hat sanatıyla yazılmış; “Edep Ya Hû” tablosuna sık sık rastlanırdı. O kelâm her okunduğunda yeniden edeb hatırlanır, hâle çekidüzen verilirdi. Günümüzde o hat sanatıyla tezyin edilmiş bu güzel kelâm her yerde görülmüyor.
Bu husus da derin bir tefekkürü gerekli kılıyor.
Bir kutsal kitabın bir bölümü “İbtidâ kelâm vardı.” sözüyle başlar. Bu ifade, yaratılan her şeyden önce kelâmın, yani sözün varlığına işaret eder. İslâm düşüncesinde ise Allah’ın konuşma sıfatı olan kelâm ile “Kün / Ol” emri arasındaki ilişki, kâinatın yaratılışı ve ilâhî sıfatların mahiyeti bakımından merkezi bir yere sahiptir. “Kün fe yekûn” hakikati, Allah’ın “Ol” demesiyle varlığın zuhûr ettiğini bildirir.
Sözün bu denli kurucu bir güce sahip olması, onun sadece bir ifade aracı olmadığını; aynı zamanda varlıkla, oluşla ve hakikatle derin bir bağ kurduğunu gösterir. Tasavvuf geleneğinde de söylenen sözün vücut bulması, kelâm ile oluş arasındaki bu yakın irtibata dikkat çeker. Söz, kalpten doğar; kalbi şekillendirir ve nihayet insanın hâline sirayet eder. O bakımdan muhatap olunan kelimeler yaratılan her varlığı ya onarır veya yaralar. Edep, insanı onaran, ona insanlığını hatırlatan ruhunu yücelten ulvî bir mânâya sahiptir.
Bugünkü hâl-i pür melâlimiz, önce duvarlardan “edep” kelâmının indirilmesiyle başladı. Bir zamanlar evleri, sokakları, hatta kalpleri süsleyen o zarif söz, usulca yerinden söküldü; fark edilmeden hayattan çekildi. Ardından, yavaş yavaş edepten uzaklaşıldı. Ve nihayet, ruhu örten o güzelim libâs elden kayıp gitti. Kıymeti bilinmeyen nimetlerin geri alınması acı bir hakikatin göstergesi değil midir?
Oysa edep, insanın sadece dışını değil, içini de kuşatan bir inceliktir. Bakışa, söze, hâle sirayet eden bir nurdur. Onsuz kalan insan, aslında kendinden eksilir, kendi hakikatinden uzak düşer. Bugün iç dünyalarda hissedilen o tarifsiz boşluk, belki de kaybettiğimiz bu zarafetin sessiz yankısıdır.
Şimdi sormak gerekir: Ağlasak sabahlara kadar... döktüğümüz gözyaşları o kaybolan, unutulan, daha doğrusu unutturulan edebi geri getirir mi? Yoksa bu, sadece kaybın ardından yakılan bir ağıt olarak mı kalır?
Üstad Necip Fazıl’ın o derin feryadı kulaklarımızda çınlar:
“Ağlayın! Su yükselsin, belki kurtulur gemi...Anne, seccaden gelsin; bize duâ et emi...”
Halûk Senâ Arı eski mahalle yaşantılarını anlattığı kitabının adını “Edep Mektebinden Hatıralar” koymuştu. Eski toplumumuz, mahallemiz, her evimiz birer edep mektebiydi. O toplumda yetişen her çocuk bu mektebe doğuyor, burada nefes alıyor, burada edebin, inceliğin, zarafetin en güzeline şahit oluyordu. Gördüğü, öğrendiği hep bu edep ve incelik dolu hayattı.
Binlerce yılda nakış nakış Türk-İslâm senteziyle işlenmiş edebimiz, ilmimiz, irfanımız, dilimiz, geçmişimiz bir çırpıda hınçla baltalandı.
Kur’an-ı Kerim, Lokman Hekimden ibretle bahseder. Lokman Hekim, kendi döneminin en zarif, en edepli insanlarından biridir. Rivâyete göre bir gün Ona sormuşlar: “Bu kadar edebi nereden öğrendiniz?” Lokman Hekim, “Edepsizlerden, demiş. Onlar ne yaptı ise ben aksini yaptım”
Bu kıssa, derin bir idrak ve tecrübe sahibi olanlar için büyük bir hikmet taşır. Zira olgun insan, kötüyü görür ve ondan ibret alarak doğruyu seçer. Ne var ki henüz yeterli birikim ve görgüye ulaşmamış kimseler için kötü örnek her zaman ibret vesilesi olmayabilir; aksine, kötüyü ayırt edebilecek basireti yoksa, farkında olmadan bir ölçüye, hatta bir örneğe dönüşebilir, ona benzemeye başlar. O bakımdan Hak yolcusu için mühim olan; gördüğü, şahit olduğu her olayı Hak terazisinde tartabilmesidir.
Edep, insanın kendini bilmesi ve dolayısıyla Rabbini tanımasıdır. Zira kendini bilen, Rabbini bilir. Kendini seven ve kendisine hürmet eden insan, Allah’ın yarattığı her zerreye de sevgi ve saygıyla yaklaşır. Çünkü insanın kendisiyle kurduğu ilişki, âlemle kurduğu ilişkinin de temelidir. Kendisine değer vermeyen, kendi özüne hürmet etmeyen insanın başkasını gerçekten sevmesi ve ona hakkıyla saygı göstermesi mümkün değildir.
Edep, insana insan olduğunu hatırlatan ilâhî bir lütuftur. Her nimet gibi o da şükür ister, muhafaza ister, emanet bilinci ister. Zira edep yalnızca öğrenilen bir davranış değil; insanın varlığına yerleşmesi, hâline ve ahlâkına sirayet etmesi gereken bir güzelliktir.
Ne mutlu edebi hâli ile taşıyan, onu başına tâc edebilenlere... onlara sevgilerin, saygıların en sonsuzu ile selâm olsun... Allah cümlemize edep libâsını giyinip, onunla hemhâl olmayı nasip etsin.