Bugün yaşadığım bir olay, asırlardır tartışılan meselelerden biri olan madde ile mânâ arasındaki ayrışmayı yeniden gündeme getirdi. İnsan zihnini ve algısını yönlendiren birtakım manipülasyonların, aslında birbirini tamamlayan iki unsur olan bu iki hakikati birbirinden nasıl ayırmaya çalıştıklarını bir kez daha düşündüm.
(Hani bir yaz günü Fenerbahçe’de bir tesiste Sabri Tandoğan Hocanız ile birlikteydiniz.)
Tatlı suyun başı kalabalık olur. O gün de pınarbaşında toplanmış gönüller, sebil gibi akan pınardan nasipleniyorlardı. Hocanızı ziyarete zâhid bir kişi de gelmişti. Sen de tesisin mutfağında Sabri Bey usulü bulgur pilavı pişiriyordun. Sabri Hocanızın tâbiriyle fecî soğanlı, fecî sarımsaklı, fecî biberli, fecî domatesli... bulgur sebzelerin suyuyla pişecek, ayrıca su ilâve edilmeyecekti.
Bir kazan dolusu pilav pişirmiştin. Tabii malzemelerin bol olmasından dolayı doğrama işinde orada bulunan kardeşlerin de sana yardım etmişlerdi. Yanında ayranla birlikte, gelen bütün konuklara “Sabri Bey usulü bulgur pilavı” ikrâm edilmişti.
Sen de heyecanla hocanın sana “... bu seferki fecî güzel olmuş... Ellerine sağlık” demesini bekliyorsun... Sonra çocuk gibi seviniyorsun...
Her neyse... pilavlar yendikten sonra kardeşlerinizden birisi zâhid konuğunuza “tevhid nedir izah eder misiniz? Diye bir soru yöneltti... o zat epey bilgiliymiş. Tam bir saat boyunca anlattı. Ama şimdi sana sorsak, “aklında ne kaldı o anlatılanlardan” diye? Hiçbir şey diyeceksin. Sonra kardeşiniz aynı soruyu Sabri Hocanıza yöneltti, “Siz ne dersiniz efendim tevhid konusunda?” Hocanızın verdiği cevabı, söyleyiş tarzını, ses tonunu, hatta o anki yüz ifadesini, aradan 25 yıl geçmesine rağmen hiç unutmadın. Herhalde Allah ne kadar ömür verirse, son nefese kadar da unutmayacaksın.
Cevabı şöyleydi:
“Yavrum, Ruhi Su’nun bir şarkısı var hani, ‘Ne gelirse Haktandır, şinanay yavrum şinanay nay.’ Önce gelene şükür, sonra teslimiyet geliyor.”
Sonra başını hafifçe yana eğip, aşağı indirdi, gözlerini yere eğdi ve sükût etti. Elleri dizlerinin üzerindeydi... Bu hâlîyle verdiği cevap sonrasında hâzirûn, “Haaa...” ve benzeri nidâlar edip, meseleyi anladıklarını gayr-i ihtiyâri belirtmişlerdi.
Sana da bir ömür boyu bu sözler, Olaylar karşısında takınılacak en güzel tavrın anahtarı gibi ışık tutmuştu. Sabri Baba bazen sohbetlerinde anlatır anlatır; sonra bir Hak dostunun şivesiyle sözü şöyle bağlardı. “Bunları anlatmak goleey, dinlemek goleey. İş, tatbik itmekde.”
Mustafa Tatcı Hoca da bu hususu, “Kaynananla iyi geçineceksin. Dünya kaynana, sen gelinsin.” diyerek izah eder, bir çocuğun dahi anlayabileceği bir vuzûha kavuşturur.
Meseleyi insan üzerinden ele aldığımızda, insan maddi olarak zahiri bir bedene sahiptir. Ama aynı zamanda elle tutulamayan, baş gözüyle görülmeyen, ancak sezilebilen duygulara, düşüncelere, ruha sahiptir. Bunlar da insanın manâ yönüdür. Madde varlığın kesafet hâli, manâ ise letâfet hâlidir. Bu iki unsur birlikte olunca bir anlam, bir güzellik ifade eder. Maddeye güzelliğini veren manâsıdır.
Mevlânâ insanın mahiyetini bir cümle ile şöyle izah ediyor: “Kardeş, sen tamamiyle düşüncesin, geri kalanın kemik ve dokudur.” Mevlânâ’dan 389 yıl sonra 17. yüzyılda dünyaya gelen Descartes, “Cogito, ergo sum. / Düşünüyorum, o hâlde varım.” diyerek, varlığının delili olarak düşünceyi gösteriyordu. Descartes, Mevlânâ’yı okudu mu? bilmiyorum. Fakat bildiğim bir şey var, o da Müslüman filozoflar, Aristoteles’i okudular, onun bilgeliğine hayran oldular ve ona sahip çıktılar. Ona muallimül evvel ünvanını verdiler. Eserleri üzerine şerhler yaptılar. Çünkü her şeye Hakkını teslim etmek Müslüman terbiyesinin gereğiydi.
Batı medeniyetinin Rönesans’ı bir öze dönüş hareketiydi. Kadim Yunan medeniyetini anlamak için birkaç yüzyıl sürecek çeviri hareketine başladılar. Bu dönem Arapçadan çeviriler yaptıkları dönemdir. Aristoteles’i Fârâbî’den, İbn Rüşd’den, İbn Sînâ’dan,... vd. ve onların şerhlerinden anlayabildiler. İhtiyaçları olan tüm bilgileri El Harezmî, Cezerî, İbn-ül Heysem, Ömer Hayyam,.. gibi Müslüman bilim adamlarından elde ettikten sonra maddî alanda göstermiş oldukları ilerleme başlarını döndürdü ve faydalandıkları kaynağa sırt çevirdiler. Sadece maddî alanda ilerlemenin onlara yeteceğini zannettiler. Ne büyük aldanış! kalbe giden yolun İslâm’dan geçtiğini anlayamadılar. Sadece maddî terakkî onları tamamlayamazdı.
Samiha Ayverdi’den mülhem, Batı medeniyetinin en büyük zaafı İslâm kültürüne aşina olup, onu anlamak yerine, asimile etmeye, kendilerine benzetmeye çalışarak ortadan silme çabalarıdır. Bu yaklaşımları, dünya gemisinde kendi bindikleri dalı kesmeye benzer ki bugün maddi yönden ne kadar mamur görünseler de intihar olaylarının en çok yaşandığı yer durumundadırlar. Bugün maddî imkânlar, bilim ve teknoloji bakımından ne kadar müreffeh ve mamur görünürse görünsün, Batı dünyasının ve peşinden sürüklediği toplumların yaşadığı derin ruhî buhran göz ardı edilemez. Samiha Ayverdi’ye göre buhranlarının asıl sebebi, İslâm’ın maneviyat pınarından kendilerini mahrum etmeleridir. Yalnızlık, anlam kaybı, aile ve toplum bağlarının zayıflaması, insanın kendi varlığıyla kurduğu ilişkinin giderek kopması bu buhranın çeşitli tezahürleridir. İşin garip tarafı İslâm toplumlarının da büyük bir kesiminin bu aldanışın içinde yer almasıdır.
Bu meselenin temelinde, insanı yalnızca maddî varlığıyla değerlendiren ve onun mânevî derinliğini ihmal eden bir anlayış yatmaktadır. İnsanı madde ve mânâ yönüyle birlemeyen, tevhid anlayışından kendini mahrum etmiş olan bu yaklaşımın sonucu elbette hüsran ile son bulacaktı. İnsanın aklı kadar gönlü de; aklın muhakeme ve mukayese yetisi kadar, görünenin ardındaki görünmeyene nüfuz etme kabiliyeti olan sezgileri de önemliydi. Bunların ikisini birlemeyince tevhîdin nûrundan istifade edilemiyordu.
“İnsana çalıştığından gayrısı yoktur” hikmeti gereğince maddi anlamda büyük başarılara ulaşılmış olsa da insanlık sınavından sınıfta kalmış bir manzara ile karşı karşıya olduğumuz ortadadır. Bizim milli bir ruh ve iman aşılayamadığımız, medeniyetimizin ihtişamından mahrum ettiğimiz çocuklarımızın, batıdaki bu maddi zenginlik karşısında zaaf göstereceği de âşikârane ortadadır. İslâm düşüncesinin temel ilkelerinden olan vefa duygusu ile Batı’dan entegre edilmiş faydacı yaklaşımın köklerini irdeleyecek olursak şu sonuç doğal olarak karşımıza çıkacaktır. Doğu İslâm terbiyesinin Hakk’ı ayağa kaldırmak olan çıkış noktası ile Batı Hristiyan dünyasının ana ekseni olan üstünlük, aldatmak ve galebe çalmak düşüncesi birbirinden çok farklıdır. Batı medeniyetine adapte olma çabalarımızın neden başarılı olamadığı, başarılı olmuş gibi görülenlerde ise kendi şahsiyetinden ne kadar uzaklaşıldığı bu durumun sonucu olarak âyan beyândır. Bir fırtına esmiş, her şey altüst olmuş, Hak ile bâtıl ayırt edilemez bir hâle gelmişti. Tarihinden, mâzisinden, inancından koparılmış nesiller, Samiha Ayverdi’nin tabiriyle, “Hz. İnsan hazînesinden mahrum kalınca”, hayatına nasıl bir nizam ve ahenk verebilecek, huzuru nasıl bulacaktı? Madde ile manâyı nasıl cem edip, tevhide ulaşacaktı?
Fransız mütefekkir Roger Garaudy, “bugün çağımızın en temel ve hayâtî davası, Batı tipi ilerlemenin ve Batı tarzı büyümenin intihara sürükleyen mitolojisinin kökten sorgulanıp tartışma konusu davasıdır. Madde ile manâ arasındaki kopukluğun üzerine kurulmuş bu ideolojinin hesaba çekilmesi davasıdır.” diyordu. Bireyciliğin yüceltilmesiyle birlikte öne çıkan bu ideoloji, insanı insanlığından uzaklaştırarak intihara sürüklüyordu...
Sabri Tandoğan Mevlânâ’dan şöyle aktarıyor. “Zâhir görüş dışta kalan, insanı çok zaman yanıltan görüştür. Kıt görüş, içi göremez, manâya eremez... Mevlânâ, manâyı denize, maddeyi ise denizin köpüğüne benzetir. Köpüğün denizden meydana geldiğini, denize nispetle bir hiçten ibaret olduğunu beyân eder...”
Hak erenleri bunun farkındaydı. Hem zâhir hem de bâtın ilimlerini öğreniyorlardı. Kastamonu’nun maddî ve manevî yönden münbit bağrında doğmuş olan Şeyh Şaban-ı Velî Hazretleri de ledün ilmi sultanı olması yanı sıra, Mustafa Tatcı’nın aktardığına göre, “aklî ve naklî ilimlerinde devrin en yetkin kişilerinden biriydi. Fakat zâhir ehlinin mekrinden sakındığı için halka ümmî sûretinde görünürdü. Kendisinden fetvâ istenecek olsa: Bizde iklîm-i vücûd-ı insanîdeki bâtın ilmi vardır. Siz o konuda müftüye danışın.” cevabını verirdi. Bu hâli onda tecelli eden tevâzunun da bir göstergesiydi. Öyle ya! Tatcı Hocanın dediği gibi: “İlmihâl bilgisiyle koskoca İlm-i Ledün Sultanı Şaban-ı Velî Hazretleri anlaşılamazdı...”
Tatcı Hocanın aktardığına göre: “Hazret-i Pîr, ömrünün son yedi yılında Seyyid Sünnetî Dergâhı’ndaki halvethânesinde dünya yüzü görmeden halvette kalmıştır. Bu sırada anlatılan kerâmetlerinden birisi de namâzlarını tayy-ı zamân ve tayy-ı mekân ile Kâbe’de kılmasıdır. Kendilerine “Hacı Şabân-ı Velî denilmesi herhalde bu kerâmetiyle ilgilidir. Ömer Fuâdî şöyle anlatır:
‘Rivâyet olunur ki bu uzletleri zamanında ehl-i karyeden bir sâlih kimse Kâ’be-i Mükerreme’de haccını tamâm edip hacılar gitmek üzre iken bi-emrillâh Ka’be’de hasta olup ve kendi de ziyâde mâl olmayıp ve yoldaşları dahi vermek mümkün olmayıp ve hacılar gidip ol haste-hâl onda kaldıkda gurbet görmedik kimse tahammül edemeyip elem ve ıstırâbı ziyâde olmakla her zamân Beytullâhi’l-Harâm’da Cenab-ı Hakk’a niyâz ü tazarru’ edip gurbetin elemi ve akrabâsının hasretiyle zâr u zâr ağlamakdan hâli olmazdı bir kimse bunun hâlini ve niyâz tazarru’unu görüp ve bilip ve Hızır Peygamber (a.s.) gibi ona şefkat edip:
“Ey garîp kimse! Lutf-ı Hudâ ve sırr-ı evliyâ ile tîz ü az zamânda vilâyetine gitmek istersen Halvetî meşâyıhından bir yassı kisveli ve yeşil hırkalı ve orta boylu bir Pîr-i azîz gelip Ka’betullâh’ın altın olukdân cânibinde Hanefî imâmı ile sabâh namâzın kılıp, duâda el yüze sürülünce gâib olur, o zamân sen dahi gaflet etmeyip acele ile eteğine yapışıp niyâz ü tazarru’la yalvar. Amma azîz inkâr etse gerekdir. Zinhâr mübârek eteğini elden koma ki duânın kabûlüne ve murâdın husûlüne çâre olur ise ondan olur.” deyip, o hacı kişi dahi öyle edip ve eteğine yapışıp niyâz ederken bildi ki, o Azîz Kastamonu’da irşâd eden kutb-ı cihân Şabân Efendi’dir.
“Benim sultânım! Benim derdime derman ve gurbetden kurtulmaya çâre gereklidir.” dedikde, Azîz dahi inkâr eteğine yapışıp ve lâkin dertli hacının elinden eteğini alamadılar. Âkıbet eyitdiler ki:
“Müslüman! Ben seni inâyet-i Hak ile ber-murâd edip vatanına tiz varmaya sebep olurdum ve lâkin korkarım sırrımı fâş edersin ve eğer ber-murad oldukda benim sırrımı açarsan erenler okuna nişân olup sonra peşimân olursun.” dediklerinde, o kimse dahi Azîz’in sırrını açmayıp saklamaya galîz yeminler edip ve azîz dahi onun eline yapışıp ve “Gözlerini yum!” deyip ba’dehû gözün açınca kendisini köyünde, kendi evi önünde bulup Allâhu teâlâ’nın lutf-u kudreti ve Azîz’in sırr u himmeti ile tâlib-i sâdık ve mürîd-i âşık gibi makâmına vâsıl olup ber-murad oldu.
Ve Azîz (k.s.) dâr-ı bekâya intikâl etmeyince, kimseye açmayıp sonra bazı kerâmetleriyle bu husus söylenirdi ve hâlâ dahi söylenir. Bu kerâmet, tayy-ı mekân hâlinde evliyâullâha min indillâh verilen kerâmet ve kemâldendir ki gâh tayy-ı mekân ederler ve gâh bi kudretillâh tayy-ı mekân etdirirler. Buna inkâr olunmaz.”
Dergâhına bir derdi olan ve duâ isteğiyle gelenlere dâima yardımcı olan Hazreti Pîr, ömrünü kanâat ve tevekkülle geçirmiş, eline geçen parayı ihtiyaç sahipleri için harcamıştır...” (Mustafa Tatcı, Hazreti Pîr Şeyh Şaban-ı Veli Kitabı, 2019, s. 98-99. H Yayınları).
Tasavvuf kültürünü genişletmek isteyenlerin, Tatcı Hoca’nın gecesini gündüzüne katarak, kendi tâbiriyle “24 saatte 25 saat çalışarak” ortaya koyduğu eserleri okumaları, bu kültürün derinliklerine açılan önemli bir kapıdır. Tatcı Hocanın yayınladığı Yunus Emre Divanı ve yorumlarının ve benzeri çalışmalarının yabancı dillere çevrilerek dağıtılması, insanlığın hizmetine sunulması ayrıca takdir edilmesi ve desteklenmesi gereken bir hizmettir. Bugün dünyanın ihtiyacı olan İslâm’ın evrensel mesajı malûm olmak üzere Yunus Emre’nin eserlerinde mevcuttur. Bu önemli hizmeti maddi olarak desteklemek, Türk ve İslâm medeniyetinin yeniden dünyanın dört bucağına yayılmasını sağlayacak olması bakımından önem arz ediyor. Yetkililere buradan duyurulur. Dünyanın içinde bulunduğu buhran ancak kalemiyle gerçek değerleri ihyâ edenlerin gayretiyle gerçekleşecektir.
İnsan, bu eserlerin derinliklerine nüfuz ettikçe özüne, mânâsına ve irfanına doğru yol almaya başlar. Kışrında kalan geniş bir kültüre sahip olur; içine nüfuz eden ise irfanın dönüştürücü iklimine girer.
Son cümlemi yazmak için klavyenin tuşlarına dokunurken akşam ezanı okunuyor. Bir günü daha geride bıraktık. Allah, bugün andığımız mübarekler hürmetine, önümüzü ardımızdan daha hayırlı eylesin. Amin ...
O Hak dostundan mülhem olarak söyleyelim:
“Bunları yazmak kolay, okumak kolay; iş, tatbik etmekte…”
Sözlerimizi hayata geçirebildiğimiz, gönlümüzü güzellikle buluşturabildiğimiz nice günlere…
Hayırla kalın