Vira bismillah, ağlar palamutla dolsun…

Kastamonu yeni bir mevsime hazırlanıyor.

Güz mevsimidir artık. Haydi, bakalım son yaz ilk güz arasındaki bu günlerde denizin güneşin son demlerini kaçırmamak için Cide’ye doğru yola çıkalım dedik, bakalım nasibimize ne düşecek.

Diğerleri mevsimse sonbahar sanat demişler, hazanın, hüznün adıdır, ayrılıkların içli şarkıların bestekârıdır.

Eylül ayrılıkların ayıdır. Olgunlaşan meyveler dalından, ekilen ürünler toprağından, çocuklar evlerinden, göçmen kuşlar yuvalarından ayrılırlar.

Güneş artık daha geç doğup, daha erken batar. Yüzü soğuktur artık ısıtmaz olur,

Bu ayda bazen de yazdan kalma günler yaşanır.

Ilgaz’a kar da yağar sahilde denize de girilir.

Cebrail Keleş 26 Eylül Köşe Yazısı (6)

Hatıralarla döşeli masalsı bir yol…

Bizim memlekette Kuzeye giden her yolun sonu mutlaka denize çıkar. Benim içinse bu yollar asfalt değil hatıralarla döşelidir.

Cide’ye ne zaman gidecek olsam Seydiler-Ağlı arasında gözüm hep direklerin üstünde olur. Bu mevsimde ise Kızıl şahinler de göç etmiş mi diye bakarım.

Birkaç tanesi kalmış. Uzaktan selam verip kornaya tüm gücümle basıyorum. Hiç oralı olmuyorlar. Oysa biliyorum ki aracı durdurup elime makineyi aldığım anda bir kareye bile fırsat vermeden uçup giderler.

Alıştım artık.

Cide yolu insana bir masal kitabında geziniyormuş hissi verir. Şenpazar çıkışından Harmangeriş’ten sonra Dağlı Geçidi tırmanışı başlar. Bir yanda Kocaçay, Malyas Kanyonu, öte yanda Loç Vadisi. İkisinin ortasındaki sırttan yol kıvrıla kıvrıla çıkar tepelere doğru. Orman denizi içinden giden yol denize kavuşuncaya kadar her anında farklı bir masalsı manzaralar sunar.

Ne kadar zaman, ne kadar yol geçtiğini anlamaz insan. Öyle büyülü bir yol ki, kilometrelerin farkına varılmaz.

Cebrail Keleş 26 Eylül Köşe Yazısı (1)

Gebeoğlu Tepesi…
Yol kıvrım kıvrım zirveye doğru ilerlerken ve ünlü Dağlı Geçidi biterken birden o haşmetli Gebeoğlu (Gebeş) Tepesi görünür. Cide’ye ve her şeye, herkese tepeden mağrur bir bakışı vardır. Dağlı geçidinin ayak izi görmemiş ormanlarından esen rüzgârların türküsünü serper denize doğru. Çam kokusunu şehre taşır hiç durmaksızın tüm yıl boyunca. Sislerle kaplıdır bu mevsimde yine de o arada bir görünen zirvesiyle tüm Cide’yi izlerken, Cideliler de ne tarafa baksalar onu görürler.

Cide’ye giden biri ilk olarak Gebeoğlu tepesini sonra da o maviliği görür. Müthiş bir andır tıpkı Hani Halikarnas Balıkçısının ilk kez Bodrumu gördüğünde olduğu gibi bir duyguya kapılır insan.

Yokuşbaşı’na geldiğinde, Bodrum’u göreceksin.

Sanma ki geldiğin gibi gideceksin.

Cide de öyledir. Gebeoğlu tepesinden aşağı salınırken karşına çıkan Cide’yi ilk kez gören bir daha asla unutamaz

Bizim duygularımızı dile getiren ustamız, bu toprakların çocuğu Rıfat Ilgaz’da memleketini şöyle dile getirmiştir.

“Cide doğduğum eşsiz benzersiz memleket... Ne iyi etmiş de anam beni bu cana yakın memlekette doğurmuş!”

Şehre girişte bu yazı karşılar herkesi.

Rıfat Ilgaz ve Cide birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Üstadımız sadece bize değil tüm dünyaya Cide’nin sarı yazmalı kadınlarını, balıkçılarını, denizin tuzunu, toprağının kokusunu şiirlerinde, romanlarında anlatır.

En çok da Cide’yi sevmiştir.

“Her şeyimi yitirdiğim günlerde Cide’nin belleğimin duvarlarına yansıyan görünümüyle dirilir, yaşama gücünü tazelerdim...”

Cebrai̇l Keleş Köşe (10).Jpg (1)

Bir güz mevsiminde Cide sokakları...

“Eylül’dü savruluşu bundandı kimsesizliğimin.”

Yüreğimin götürdüğü yerdeyim, bir güz mevsiminde Cide sokaklarındayım. Okullar açılmış, İstanbullu yazlıkçılar çoktan gitmiş. Tenhalaşmış her yer. Yine de birkaç tatilci görünüyor. Denizin son keyfini çıkaranlar bile var.

Savruluyorum sokaklarında kimsesiz, yalnız, bir başıma.

Ayaklarım alıp götürüyor beni. Bakıyorum karşımda büyük usta Rıfat Ilgaz. Bankta oturmuş Gebeoğlu Tepesi’ne bakıyor, sırtı denize dönük. Oysa ne çok severdi Karadeniz’i. Yanına oturup şu dizeleri okuyorum;

“Kıyıcığında doğmuşum Kastamonu’nun

Fener fener bilirim Karadeniz’i.”

Cebrail Keleş 26 Eylül Köşe Yazısı (3)

Limandaki balıkçılar...

Cide Limanı’ndayım. Küçüklü büyüklü kayıklar, biraz hallice tekneler sıra sıra bağlanmış, denizin dalgasına uyarak salınıyorlar. Derken bir tekne giriyor limana. Belli ki yükünü almış. Yanaşıyor kıyıya, teknenin reisi emirleri birbiri ardına veriyor. Tayfalar alışkın bu komutlara, hemen yerine geliyor. Ama reis çok sinirli, çünkü ağın 30 metresi delinmiş, kim bilir kaç palamut o açıklıktan kaçıp gitti.

Yine de günün hâsılatı oldukça iyi görünüyor. Kasalar balıkla dolu. Palamutlar gümüş rengiyle parlıyor. Ahali bu duruma alışkın bir tekne yanaşınca hemen toplanıyorlar. Göz ucuyla kasadaki palamutlar uzaktan şöyle bir alıcı gözüyle süzülüyor.

Reis tok sesiyle balığın tanesinin fiyatını bağırıyor.

Tekneye yanaşanlar ellerindeki parayı uzatıyor, tayfalar palamutları kasalardan alıp poşetliyor uzatıyorlar.

Balığı alan evin yolunu tutuyor.

Cide limanını çok severim. Geniş ferah olmasının yanında bir tekne lokantası, güzel bir park ve kenarda bir kokoreççisi bile var.

Liman oldukça kalabalık, kadın erkek çoluk çocuk oltasını kapan gelmiş. Kimse boş çekmiyor bugün oldukça kısmetliler. Kimine istavrit, kimine arada bir tirsi vuruyor.

Herkes nasibini bekliyor.

Nurten ablamda onlardan biri, oltasını sallıyor denizde sallanan şamandırayı izlerken, ondan daha da dikkatle gözetleyen biri var. Sarman bir kedi kulakları dikip bekliyor şamandıra gömülüyor suya Nurten ablam asılıyor oltaya. Küçük bir istavrit yapışmış, kıyıya oltayı çekerken sarman kedi sindiği yerden çıkıp anında atlıyor ve istavriti kaptığı gibi gözden kayboluyor.

Nurten ablam çok panik oluyor. Balığı zaten ona verecektim ama kanca ağzına batar diye çok korktum yaramaz benden önce davrandı yine diye arkasından tatlı tatlı söyleniyor.

Cebrail Keleş 26 Eylül Köşe Yazısı (2)

Bir eski dost, Balaban…

Ben limanda teknelerin oltacıların arasında fotoğraf peşindeyken bir dost sesiyle geriye dönüyorum. Yıllar yılı birlikte iş arkadaşlığı yaptığımız, Kastamonu’nun tüm sularında beraberce olta salladığımız güler yüzlü dost Balaban’ı görüyorum.

Sarılıyoruz.

Eskiden, yeniden, uzaktan yakından konuşuyoruz.

“Balaban’ım bizim anılarımız bitmez ama gün de batmak üzere. Sen oltanı, ben makinemi alıp nasibimizi arayalım bakalım ne denk gelecek,” deyip ayrılıyoruz.

Bir gün batımı ne kadar sürer?

Limanın bir ucundaki deniz fenerine doğru gidiyorum. Denizin üstü tekneyle dolu.

Herkes bir şekilde nasibinin peşine düşmüş.

Ben de gün batımından bana düşeni almak için acele ediyorum. Benim nasibime de bu gün bir bisiklet, bir tekne, olta sallayan birkaç balıkçı düşüyor.

Gün batımı o kadar muhteşem ki.

Bir taşın üstüne oturup doyasıya izliyorum.

Gün batmış güz akşamlarının soğuğu çökmüşken, denizden yüzüme bir serin yel esiyor.

Ne de olsa güz mevsimidir artık.

Dilime Cideli Üstadımızın Rıfat Ilgaz’ın son şiiri geliyor.

“Elim birine değsin, ısıtayım üşüdüyse

Boşa gitmesin son sıcaklığım!”

Elimi elimin üstüne getirip gün batımının son izler kayboluncaya kadar oturduğum kayalıklarda kalıyorum.