Değerli Okurlarım,
Bugün de sizlere İstanbul’un Anadolu yakasının kalbi olan Üsküdar’dan sesleniyorum. Sokaklarında, yokuşlarında, camilerinde ve Boğaz’a bakan tepelerinde insanın gönlüne huzur veren bambaşka bir atmosfer vardır. Bir semtin insanda uyandırdığı bu derin huzur, o şehrin tarihine, taşına, toprağına ve mîmârisine sinen, Üsküdar’da henüz bütünüyle kaybolmamış olan ve hâlâ yaşayan mânevî bir ruhun varlığına işaret ediyordur.
Aynı ruhun ve huzurun varlığı Kastamonuda da hissedilir. Bazı mekânlar insana, kendisinden önce orada yaşamış ve hâlâ yaşayan, (bir temenni olarak- daima yaşayacak) olan gönül erlerini hatırlatır. Zira o mekâna onların ruhu, nefesi ve hâtırası sinmiştir. Kastamonu da bana hep böyle yerlerden biri gibi gelir.
Aslında gören gözler, işiten kulaklar, hisseden kalpler için her zerre, kendine mahsus bir hakikati fısıldar. Sabri Baba anlatmıştı. Op. Dr. Münir Derman, bir gün misafir olarak gittiği bir şehirde kalmak üzere bir otel arar, birkaç otele girer, fakat içinden gelen bir hisle buralarda kalmaktan vazgeçer. Nihayet tavsiye üzerine gittiği bir başka otele yerleşir. Gecenin ilerleyen saatlerinde bir talebesini arayarak “Beni buradan hemen gelin alın. Boğulmak üzereyim” der. Talebesi, bu sözlerin sebebini merak eder. Hazret, daha sonra yaşadıklarını şöyle anlatır: “Bu otel odasının duvarlarında, aynalarında daha önce yaşananların yansımaları âdeta bir film rulosu gibi gözlerimin önünde canlandı.”
Görüntüler pek iç açıcı olmasa gerek ki gece yarısı oradan kaçar gibi uzaklaşmak istemiş hazret... Demek ki mekânlar, yalnızca duvarlardan ve eşyalardan ibaret değildir. Orada yaşananların izleri, görünmeyen bir şekilde mekânın hafızasına siner. Gönül gözü açık olanlar ise bizim fark edemediğimiz nice işareti görebilir. Münir Derman Hazretleri’nin o gece yaşadığı hâl de belki böyle bir idrakin tezahürüydü. Gecenin karanlığında o otelden ayrılırken, ardında gönlünün kaldıramadığı ağır bir atmosfer bırakıyordu.
Söz sözü açıyor. Konuyu daha fazla dağıtmadan esas meseleye dönelim. Mekânlara ruhunu veren, orada yaşanan ve zaman içinde bize de yansıyan hâller, orada daha önce yaşanmışlıklardır. Ger yahşi, ger yaman… İyi veya kötü, yaşanan her hâdise mekânda bir iz bırakır. Bu sebeple bazı yerler insana dar gelir, ruhunu sıkar, hatta insanı âdeta boğar. Bazı mekânlarda ise daha ilk anda gönlümüze bir ferahlık, içimize bir inşirah dolar. Sanki görünmeyen bir el, kalbimize dokunur.
Belki de bunun hikmeti, o mekânlarda yaşanmış güzel hâllerin ve gönül ehlinin bıraktığı mânevî izlerin hâlâ orada soluk alıp vermesidir. Zira bazı yerlerde bir Allah dostunun nefesi, bir ârifin - bir gönül erinin duâsı kalır. Zaman geçer, insanlar değişir; fakat o izler bütünüyle kaybolmaz. Gönül gözü açık olanlara ayân beyân olan bu hakikat, bize de görünmeyen izlerin peşine düşerek mekânın ruhunda saklı manâyı sezme imkânı verir.
Üsküdardaki H Yayınları, böyle bir ruhu taşıyan, kültürümüzü yaşatan, gönüllere kapılarını açmış, değerli bir mekân, âdeta bir Yunus Emre Mektebi... Orada Tatcı Hoca, Yunus Emre ve onun izinden giden erenlerin Nutk-ı şeriflerini okur, şerh eder. Ve orada adeta bir irfan sofrası kurar. Her sohbet, gönüllerin etrafında toplandığı bir irfan sofrasına dönüşür. Oraya gelenler bu sofradan nasiplerini ve manevî gıdalarını alarak ayrılır, gönülleri biraz daha zenginleşmiş, ruhları biraz daha dinlenmiş olarak, huzur içinde günlük yaşantılarına devam ederler.
Orada dostluğun, kardeşliğin, edebin, inceliğin, sevginin, saygının ve zarafetin en güzel hâllerine şahit olunur. Sözün gönülden çıktığı, gönülden gönüle ulaştığı böyle bir mekân, insanın hafızasında kolay kolay silinmeyecek izler bırakıyor. İş böyle olunca, İstanbul’a her gelişimde bu irfan ocağı benim için de bir uğrak yeri, gönlümün dinlendiği bir durak oldu.
Pınar Yılmazer bir kitabının adını, “Paylaşmak ki O En Güzel” koymuştu. Ben de yaşadığım güzellikleri, işittiğim, tanık olduğum hakikatleri sizlerle bu köşede paylaşmaktan büyük bir mutluluk duyuyorum. Çünkü paylaştıkça güzellikler çoğalıyor, gönülden gönüle aktıkça bereketleniyor. Acılar, sıkıntılar ise paylaştıkça hafifliyor, insanın yükü azalıyor.
Yasin Şen’in kaleme aldığı, H Yayınları tarafından yayımlanan Mustafa Tatcı Kitabı adlı eseri okuyordum.
Kitabın “Mekândan Manâya” başlıklı birinci bölümü, “İrfan Havzaları” başlığıyla yer alıyor. Yasin Şen söze, “Türk kültüründe yetişen büyük şahsiyetler gittikleri yerlerde aşk ve irfan çerağını uyandırıp buraları bir kültür havzası hâline getirmeye başlar. Medeniyet onların sözü, hayâli, fiilleri ve uygulamalarıdır.” diyerek başlıyor ve Mustafa Tatcı’nın irfan havzalarını, kâmillerin ayak bastığı ve nefesleriyle mânâ kazandırdığı yerler olarak gördüğünü ifade ediyor ve devamında, Mustafa Tatcı’nın irfan havzaları hakkındaki düşüncelerine yer veriyor. Tatcı Hoca şöyle diyor:
“Kültür coğrafyamız daha yakın bir döneme kadar irfan ehli kişilerce besleniyordu. Edebiyatımızı, dilimizi, musikimizi, mîmarimizi ve diğer tezyinî san’atlarımızı besleyen, aşkını meşketmiş azîz gönüllü âriflerimiz vardı. Onlar bulundukları mekânları şereflendiriyorlar, en ücra köşelere kadar gidip oraları birer irfan havzası hâline getiriyorlardı. Bizim, kültürümüzün şah damarı olan bu irfan havzalarını yeniden ihyâ etmemiz gerekmektedir. Devir, ‘sınırları genişletme devri değil, sınırları kaldırma devri’dir. Bu da ancak millî ve manevî kültürümüzün işlenerek evrensel bir değer hâline getirilmesiyle mümkündür.” diyor.
Bu noktada Yasin Şen, “Dolayısıyla irfan havzaları; orada yaşayan, yaşadığı yeri bir ilim, irfan ve sanat ruhuyla buluşturan âriflerin eseridir. Bugün bu havzaların yeniden uyandırılması gerektiği âşikâr bir husustur.” diyerek önemli bir ihtiyaca parmak basıyor.
Dikkatimi çeken bir husus da Tatcı Hoca’nın tespit ettiği irfan havzaları arasında Kastamonu, Taşköprü ve Tosya’nın da adının geçmesiydi. Bu durum, konunun önemini derinlemesine düşünmeyi gerekli kılıyor. Kastamonu’da irfan havzalarının yeniden uyandırılması, orada insan ruhunun ihtiyaçlarına cevap verebilecek bir kültür ve sanat iklimi oluşturulması ne güzel olurdu.
Bir şehrin irfan geleneğini sürdürmek, onu çağın insanının anlayışına uygun bir üslûpla güncelleyip sunmak, o şehrin şehremini’nin (Valisinin), belediyesinin, vakıfların, STK’ların sorumluluğundadır. Bu işe gönül verenlerin varlığı da bir nimet olarak görülmelidir.
Zira kendi kültürümüzü, binlerce yıllık irfan mîrasımızı yaşatmanın yolu, onu yeniden hayatın içine taşımaktan geçer. Tıpkı durgun bir suyun kokuşup, canlılığını kaybetmesi gibi; yenilenmeyen, güncellenmeyen, hayatın içinde yaşatılmayan mânevî miraslar da canlılığını kaybeder. İlerlemenin yolu bu mirasların üzerine sinen tozları, örümcek ağlarını temizleyip, onları gün yüzüne çıkartmaktır.
İrfan geleneğimizin yaşatılması, ancak şehremininin bu işe gönül vermiş insanların gayretlerini görmesi ve desteklemesiyle mümkün olabilir. Kastamonu’yu bu mânâda Tatcı Hoca gibi ihyâ etmeye çalışan gönüllülerin en büyük ihtiyacı da işte bu desteğin yanlarında olduğunu bilmektir. Zira kendi kültürümüzü, binlerce yıllık irfan mîrasımızı yaşatmanın yolu, onu yeniden hayatın içine taşımaktan geçer. Geçmişin irfanını bugünün gönlüyle buluşturabilirsek, belki de bu kadîm şehirde sönmeye yüz tutmuş nice kandili yeniden yakabiliriz.
Tatcı Hoca, her görüşmemizde bu konuyu açar. Kastamonu’nun bu ihtiyacına dikkat çekerek yapılması gerekenleri anlatır. Bir irfan havzası olan Kastamonu’nun; üzeri örtülmüş, zamanın tozları altında kalmış değerlerini yeniden gün yüzüne çıkarmayı; onları derin uykularından uyandırmayı, yeniden bir irfan sofrası kurup bu sofrayı yaşatmayı ve insanlığın istifadesine sunmayı kendine dert edinmiştir. Onun gönlünde bu mesele, yalnızca bir kültür çalışması değil, adeta geçmişten geleceğe uzanan bir emanetin yeniden ayağa kaldırılmasıdır.
İnşallah bu gayretler gereken desteği bulur ve Kastamonu’nun asırlardan süzülüp gelen bu mânevî mirasından yalnızca Kastamonu değil, bütün ülkemiz ve nihayetinde bütün dünya istifade eder. Çünkü Kastamonu’nun mânevî mîrâsı, halka halka genişleyecek bir berekete sahiptir. Önce kendi insanının gönlüne dokunacak, oradan çevresine yayılacak ve zamanla ülke sınırlarını aşarak daha uzak gönüllere ulaşacaktır. Yeter ki üzeri örtülen bu hazine yeniden gün yüzüne çıkarılsın, gönülden gönüle taşınacak o irfan kandili yeniden yakılsın.
Kıymetli araştırmacı yazar İrfan Salcı Bey de uzun bir süredir, Kastamonu’nun her anlamda, gerek ekonomik, gerek kültürel, gerek coğrafi konumu bağlamında bu kadar geniş kapasiteye sahip olmasına rağmen ilerleyememesini kendine dert edinmiş bir değerimizdir. Bu konuyla ilgili kalem oynatıyor ve nefes tüketiyor. Ben Kastamonu’da yaşayan bir vatandaş olarak, İrfan Bey’i ilgiyle takip ediyorum. Kastamonu’nun yerinde saymamasının, ilerlemesinin yolu, tüm imkânlarını seferber etmesine bağlıdır. Bu bağlamda devlet-vatandaş elele ilkesi gereğince hiçbir menfaat gözetmeksizin hizmet vermek isteyen irfan ehli gönüllü dostlarımızın da desteklenmesi gerekmektedir. Vesselâm...