"Türkiye’nin İlk Açık Hava Müzesinde Şerife Bacı’yı Bulmak" "Daday’lı Ablalardan Çi Börek: Sivrihisar’da Bir Dil ve Lezzet Molası" "Seydiler’in Peri Bacaları ve Dünyada Böceklerle Yapılan İlk Kuduz Tedavisi"

Balıkçı şef tatili sevmez, hem maddi hem de memleketinden uzakta kendini daha bir garip, mahzun kimsesiz hisseder. Yine de arada bir ufkunu açmak dışarılarda neler olduğunu gözleriyle görmek için kısa tatiller daha doğrusu gözlemler yapmaya Ilgaz’ının(duster)ının yakıtının yettiğince açılır.

Bu sefer durak sadece ülkemizin değil dünyanın gözbebeği turizmin başkenti Bodrum oldu. Aslında ismi bile korkutmaya yetiyor nasıl korkmayım ki basına yansıyan haberlere göre plajda bir lahmacun fiyatına ben Kastamonu Daday’da 4 kişiye et ekmeği, Kırcalarda 2 kişiye kuyu kebap ısmarlarım.

Her neyse düştük yola.

İlk durak Ankara oldu.

Torunum Ilgaz’la bir günlük hasret gidermeden sonra o uzun yolculuk başladı.


Ünlü yazar Lev Nikolayeviç Tolstoy’un dediği gibi “Tüm muhteşem hikâyeler iki şekilde başlar: Ya bir insan bir yolculuğa çıkar, ya da şehre bir yabancı gelir.”

İç Anadolu’nun bozkırında yakıcı bir yaz güneşi altında Ilgaz’ımı alışık olmadığı bu trafikle sıcaklıkla kuru bozkır coğrafyasında yol almaya zorlanırken, benim ilk mola yerim yolumun üstünde olmamasına rağmen Sivrihisar oldu.

Burada ziyaret etmem gereken bir büyüğüm var. Uğramadan geçmem.

Türkiye’nin ilk açık hava heykel müzesinin en güzel yerinde bir Kastamonulu kahramanı görmenin gururu

Burası Sivrihisar, tipik bir Anadolu şehridir. Kırmızı kiremitli kerpiç/taş evleri kavak söğüt ağırlıklı ağaçlaryla, geniş ovası ve yaslandığı bir sıra sivri tepesiyle güzel bir yer. Adı taa uzaklardan görünen ve bir elin parmakları gibi göğe uzanmış sivri kayalık tepelerinden geliyor. Yakın zamanda popüler bir diziye de ev sahipliği yaptığından ziyaretçi sayısı oldukça artmış.

Buraya ziyaret etmek için sebep sadece dizi değil Türkiye’nin ilk açık hava heykel müzesi de burada. Sivrihisarlı ünlü devlet sanatçısı ve heykeltıraş Metin Yurdanur’un tunç ve bronzdan yaptığı; Atatürk’ten Nasreddin Hoca’ya, Yaşar Kemal’den madencilere kadar tarihe ve kültüre yön veren 100’den fazla devasa heykel doğayla iç içe sergileniyor.

Şehrin içinden geçip uzaktan görünenden daha da heybetli o muhteşem göğe uzanan parmakların, sivri hisarların eteğindeyim. Tarihimizin kültürümüzün sanatımızın her bir sembolleri burada kendine bir yer bulmuş. Dağların o heybetli duruşu doğal bir heykel ise eteklerindeki heykeller de onların birer gölgesi sanki...

Aralarında geziyorum ve az sonra aradığımı buluyorum.

Gidip sarılıyorum,

Şehit Şerife bacımın heykeli dağın en güzel yerinde kendine hak ettiği biçimde vakurla ziyaretçilerini bekliyor. Gelenler ilk olarak onun yanına gidip bol bol fotoğraf çektiriyor. Bu ilgiyi görünce çok seviniyor ve

Aynı memleketlisi olmaktan bir kez daha “Gurur” duyuyorum.

Saat kulesinden şehri kuşbakışı seyredip Anadolu’daki ahşap direkli ve ahşap tavanlı camilerin en önemli örneklerinden biri olan Sivrihisar Ulu Camiyi görmeye gidiyorum.

Bir büyük hayal kırıklığı ile geri dönüyorum,

Cami restore ediliyor ve ziyarete kapalı.

Hava sıcak mı sıcak, cami kapalı ve ben de aracımı park ettiğim şehrin bir ucuna doğru yürürken birden gözüme tanıdık bir levha takılıyor.

Evreka diye çığlık atıyorum istemsizce.

Daday yazısını okuyunca gerisine gerek yok diye atıyorum kendimi içeri,

Vayy benin Dadaylı ablalarım burada da buldum sizi et ekmeği alayım sacda Daday usulü diye sipariş verecekken;

-Hoş geldiniz diyen Tipik tatar simasıyla sempatik bir ablamız bizde et ekmeği yok ama onun yerine “çi börek” verelim diyor.

Çi börek de bir nevi Daday et ekmeği sayılır. İkisi de hamur ikisi de kıymalı ama bu biraz ufakça,

-Ne iş ablamız hayır mı deyince aldığım cevapla birden aydınlanma yaşıyorum. Meğer bu kelime Tatar ve Türkçe akrabalık bağlarında 'abla' ya da 'anne' anlamına gelirmiş.

O zaman bizim Daday’ı kuranlar oralardan gelmiş ve çi börekte et ekmeği olmuş olabilir, araştırmak lazım.

Dünyada böceklerle kuduz tedavisi yapılan ilk yer neresi?

Geleneksel halk tıbbı kayıtlarına, vakfiyelere ve bölgenin köklü sözlü tarihine göre dünyada böcekler (özel kurutulmuş tozlar) kullanılarak kuduz tedavisinin yapıldığı tescilli ilk yer, yolunuzun üzerinde rastladığınız Afyonkarahisar’ın İscehisar ilçesine bağlı Seydiler Beldesi’dir.

Balıkçı şefin kültürel yolculuğu devam ediyor memleketten çıkalı daha bir gün olmamış ama Ilgaz burnumda tütüyor bile.
hem torunum Ilgaz, hem sığındığım gönül olan Ilgaz

Tek tesellim aracım Ilgaz yanımda. Bu da bir şeydir diyerek derin düşüncelerle giderken aniden fren yapıp yolun karşısına dönüyorum.

Hanım alışkın böyle durumlara, Abana denize diye yola çıkıp hiç denizi görmeden geri geldiğimiz gezi çoktur. Yine ne gördün diye çıkışıyor bana.

Kocaman bir Seydiler yazısı bana bakıyor.

Durmadan geçer miyim?

Peri bacası var tabelaları izleye izleye gidiyor üstte viyadük altta peri bacaları ıssız bir yere gelince hanım yine kızıyor.

İster istemez kısa kesip Seydiler’in içine girip şehre ismini veren Seyyidin türbesine uğrayıp bir dua ediyorum.

Ve burada çok ilginç bir bilgi çıkıyor karşıma.

Geleneksel halk tıbbı kayıtlarına, vakfiyelere ve bölgenin köklü sözlü tarihine göre dünyada böcekler (özel kurutulmuş tozlar) kullanılarak kuduz tedavisinin yapıldığı tescilli ilk yer, Seydiler Beldesi’dir.
13. yüzyılın sonu ile 14. yüzyılın başında yaşamış olan Seyyid Hasan Basri Hazretleri Seydiler’de kurduğu şifahanede (zaviyede) tedaviye başlamıştır.
"Kuduz Böceği" Metodu: Halep’te tıp eğitimi alan hekim, her yıl ağustos ayında sadece bu bölgede ortaya çıkan kırmızı renkli özel bir böcek türünü (halk arasındaki adıyla kuduz böceği) toplatıp güneşte kurutmuştur.

İlaç Hazırlanışı: Kurutulan bu böcekler havanda dövülerek toz haline getirilmiş; şifahanenin toprağı ve suyuyla karıştırılarak kuduz hastalarına (ve ısırılan hayvanlara) bir panzehir gibi içirilmiştir.

Resmi tıp tarihinde kuduz aşısını 1885'te Louis Pasteur bulmuş olsa da, ondan yaklaşık 500 yıl önce Seydiler'deki bu tekke, Osmanlı döneminde resmi beratlar ve vakfiyelerle ödüllendirilmiş, tescilli bir "kuduz şifahanesi" olarak tıp tarihine geçmiştir.

Kastamonu’dan Bodruma uzun bir yol.

Daha yolun yarısına gelmeden makinesinin hafıza kartı, yazacağı hikâyelerle heybesi dolan bir Balıkçı Şef.

Her adım attığı yerde memleketten bir iz arayan gezgin.

İç Anadolu’nun o dumanlı ufuklarında sivri parmakların göğe uzanıp dua ettiği topraklarda şehit şerife bacısını görüp mutlu olan bir Kastamonulu,

Bundan uzun yıllar öncesinde Seydiler de turplar deresini gezdiğinde Kastamonu’nun Kapadokya’sı diye başlık atan ve Afyon civarında Seydiler ve peri bacaları levhasını görünce bu bir tesadüf mü tevafuk mu diye iç geçiren,
Çok gezen mi çok okuyan mı bilir? Diye kendi kendine felsefi bir tartışmaya girip sonunda da kendine kaybeden bir Balıkçı şefin kültür rotasından ilk notlar bu kadar.

Cebrai̇l Keleş Köşe (13).Jpg-1Cebrai̇l Keleş Köşe (12).Jpg-1Cebrai̇l Keleş Köşe (11).Jpg-4Cebrai̇l Keleş Köşe (9).Jpg-6Cebrai̇l Keleş Köşe (8).Jpg-3Cebrai̇l Keleş Köşe (4).Jpg-4Cebrai̇l Keleş Köşe (2).Jpg-6Cebrai̇l Keleş Köşe (1).Jpg-7