Camisi, çeşmesi ve okuluyla farklı bir köy
Kastamonu; binlerce yıllık tarihi, coğrafyası, kültürü ve yeraltı yer üstü bilinen bilinmeyen değerleriyle tam bir hazine.
Bunu sadece duygusal anlamda söylemiyorum. Uzun yıllardır işim gereği Kastamonu’nun birçok köyüne gitme fırsatı buldum. Ne zaman vakit bulsam kendimi şehrin eski sokaklarına attım. Taşlı yollarını, oluklu kiremitlerini, bedevrelerle çevrili bahçe duvarlarını, darabalarla kapatılan avlularını gördüm, sevdim, fotoğrafladım.
Eski konakları dışarıdan hayranlıkla seyrettim. İçlerinde kimler yaşamış bilmesem de kapı tokmaklarındaki izlerle bağ kurdum. Onlara dokunduğumda, tarihin karanlık sayfalarında yerini almış isimsiz hemşerilerimle ellerimiz birbirine değmiş gibi hissettim.
Ben bu şehri hep çok sevdim. Dağını taşını, toprağını, köyünü, insanını, eski sokaklarını ve birbirine yaslanarak ayakta duran ahşap evlerini…
Hafta içlerinde işim gereği sık sık Kastamonu kırsalına giderim. Her gittiğim güzergâhta birçok tanışla yolumuz kesişir.
Fırsat bulursam nenelerimin, dedelerimin, emmilerimin ellerini öper, dizinin dibine çökerim.
— Nenem, emmim, dayım anlat bana; köyde kırda ne var ne yok?
Kıyıda köşede kalmış hikâyeler anlatırlar. Kimisi gurbet kokar, kimisi hasret. Çoğu zaman da bir çay içiminde anlatılanlar, aslında bir ömrün kısa özeti olur.
…
Yine yollara düşmüşüm.
Bu kez yolumuz Taşköprü’nün Bekdemirekşi köyü.

Merkez Karaş köyünden sonra yeşil bahçeler, tarlalar ve köyler arasından geçerek kısa sürede Bekdemirekşi’ye ulaşıyoruz.
Köyün girişinde bizi İÖİ ekipleri karşılıyor. Yol bakım ve genişletme çalışmaları sürüyor. Köylüler de iş makinelerinin yanında kendilerince yardımcı oluyor.
Şehirde de kırda da birçok dost edinmişim. İşte onlardan biri de Muhtar Ahmet Uzun.

Beni uzaktan görünce koşup geliyor.
— Oooo şefim, hoş geldinnn!
İki eski dost hasret gideriyoruz. Biraz soluklanınca:
— Gel, seninle köyümüzü gezelim, diyor.
Birlikte köyün içinde yürümeye başlıyoruz.
İlk durağımız okul oluyor. Tertemiz ve bakımlı bahçede çocuklar servislerini bekliyor. Müdür bey ve öğretmenlerle sohbet ediyoruz.

Hemen yakınımızdaki cami dikkatimi çekiyor.
— Eski mi? diye soruyorum.
— İçini dışını tamamen yeniledik, diyorlar.
Caminin girişindeki kitabede Hicri 1307 tarihi yer alıyor. Bu da Miladi 1889-1890 yıllarına karşılık geliyor.

Kitabe, geleneksel Osmanlı mimarisinde sıkça görüldüğü üzere Kelime-i Tevhid ve ayetle başlıyor, ardından iki sütun halinde yazılmış manzum bir metinle devam ediyor.
Bu kitabeden anlaşıldığı kadarıyla Bekdemirekşi köyünün bu güzel camisi, II. Abdülhamid döneminin sonlarına doğru, Hicri 1307 (Miladi 1889-1890) yılında inşa edilmiş ya da tamamen yenilenmiş.
…
Benim asıl dikkatimi ise caminin dış duvarında, tavana yakın yükseklikte bulunan taş ve kırmızı kök boyayla yapılmış tüfek, süvari ve çarkıfelek motifleri çekiyor.
Belli ki zamanında o duvarı ören ustalar, iskele üzerindeyken geleceğe birer hatıra bırakmışlar.
Anadolu insanının inanç dünyasını, koruyuculuk anlayışını ve zaman algısını günümüze taşıyan sessiz tanıklar gibi duruyorlar yukarıda…

Bekdemirekşi köy çeşmesinden dünyaya…
Muhtarımla konuşurken:
— Şefim, bir de çeşmemiz var, onu da gör, diyor.

Caminin hemen yakınındaki eski çeşmeye gidiyoruz. Asıl çeşmenin yanına yenisi yapılmış. Ancak eski kitabe göz alıcı güzellikte.
Karşısında uzun uzun durup seyrediyorum.
Kitabedeki Hicri 1312 tarihi, yapının 1894-1895 yıllarında inşa edildiğini gösteriyor. Böylece camiden yalnızca birkaç yıl sonra köyde imar faaliyetlerinin sürdüğünü de öğreniyoruz.
Demek ki 1890’ların Bekdemirekşi’si de bugünkü gibi canlı ve üretken bir köymüş.
Bizim memleketin her köşesinden tarih fışkırıyor.
Bir köy camisindeki kitabede manzum şiir yer alırken, duvarındaki bir taşta yazıyla değil şekille bir şiir yapılmış.
Köy çeşmesindeki ayet ise suyun önemini anlatıyor:
“…ve Rableri onlara tertemiz bir içecek (şerâben tahûrâ) içirmiştir.”
Tüm bunlar, memleketimin bir köşesinde birkaç adım arayla karşıma çıkan tarihi miraslar.
Aracımız merkeze doğru yol alırken, bu yollardan kaç neslin, kaç medeniyetin gelip geçtiğini düşündüm.
Bizlere tarihimizi taşlara kaydederek miras bırakan atalarımıza canıgönülden teşekkür etmeyi bir borç bildim.
Kısaca;
Tarih bazen sadece kitaplardan değil; gezerek, görerek ve yaşayarak da öğrenilir.

