Geçtiğimiz günlerde bana yöneltilen bir soru, insan zihninin nasıl kolayca yönlendirilebildiği ve önyargıların nasıl oluştuğu üzerine yeniden düşünmeme vesile oldu. Bazen bir olayı, bir kişiyi ya da bir durumu anlamaya çalışmadan, önceden zihnimizde oluşturduğumuz kalıplara bakar ve hemen bir yargıya varırız.

Oysa insan zihninin en büyük imtihanlarından biri, “bildiğini zannetme” hâlidir. Bir mesele hakkında yeterince bilgi sahibi olmadan verilen hükümler, çoğu zaman gerçeği yansıtmaz; aksine o ön yargılarımız hakikatin üzerini örten perdelerdir.

Bu noktada İslâm hukuk ve düşünce geleneğinde önemli bir ilke dikkat çeker. Mecelle’de yer alan temel kaidelerden biri şu şekilde ifade edilir: “Zan ile yakîn hâsıl olmaz.” Buradaki yakîn, hakikat ve kesin bilgi anlamına gelir. Yani sadece zan ve tahminlerle hakikate ulaşılamayacağı açıkça ortaya konulmaktadır.

Bu ilke, yalnızca hukukî bir kaide değil; aynı zamanda insan ilişkilerine de ışık tutan bir ahlâk prensibidir. Çünkü zan, çoğu zaman insanı yanıltır; yanlış anlamalara, haksız yargılara ve kırıcı tutumlara zemin hazırlar.

Oysa bir insanı gerçekten anlamak, onun sadece söylediklerine değil; yaşadıklarına, içinde bulunduğu şartlara ve taşıdığı yüklerine de bakmayı gerektirir. Çünkü her görünen gerçeğin tamamı değildir. Zira adalet, çoğu zaman en zor olanı; yani anlamayı, farkında olmayı tercih etmeyi gerektirir.

Bugünün dünyasında hız, sadece hayatı değil, düşünmeyi de kuşatmış durumdadır. İnsanlar artık uzun uzun dinlemiyor, derinlemesine düşünmüyor. Bunun yerine kısa cümlelerle, hızlı yargılarla ve keskin etiketlerle hareket ediyor. Bu durum ise en çok insana ve ilişkilere zarar veriyor.

Bir de meselenin diğer bir yönü var. İnsan, öncelikle kendi iç dünyasında neler olup bittiğinin farkında değilken, kendine yabancı kalmışken, bir başkasını anlaması ne kadar mümkün olabilir? Kendi hakikatine uzak duran birinin, başkasının derinliğine nüfuz etmesi ne kadar mümkündür?

Oysa İnsanın temel ihtiyacı kendini anlamasıdır. Yunus Emre asırlar öncesinden seslenir:

“İlim ilim bilmektir,

İlim kendin bilmektir.

Sen kendini bilmezsin,

Ya nice okumaktır.”

Belki de bugün en çok ihtiyacımız olan şey, konuşmadan önce biraz daha dinlemek, hüküm vermeden önce biraz daha düşünmektir. Çünkü bazen bir insanı kaybetmenin başlangıcı, onun anlaşılmadan yargılanmasıdır.

Zihnimizde oluşturduğumuz kalıplar -bunlar çoğu zaman önyargılardır- bizi hakikati görmekten alıkoyabiliyor. O bakımdan bazen kendi kalıp düşüncelerimizi, öyargılarımızı bir yana bırakıp, zihnimizi bir gölün durgun suyu hâline getirip, gerçeğe bakmayı ve hakikati görmeyi öğrenmemiz gerekiyor. Zira hakikati görme ve ona ulaşmak kolay değildir. Emek, dikkat ve çaba gerektirir.

Günümüzde ise bilgiye hızlı ulaşmanın getirdiği bir başka sorunla karşı karşıyayız: Hızlı düşünmek, çoğu zaman derin düşünmenin yerini almaktadır. İnsanlar bir olayın tamamını görmeden, sadece bir parçasına bakarak kanaat oluşturabilmektedir.

Oysa bir insanı ya da bir meseleyi anlamak, onu zanların değil; bilgi ve tefekkürün ışığında değerlendirmeyi gerektirir.

İslam ahlâkı, tam da bu noktada bizi son derece dikkatli olmaya çağırır. Kur’an-ı Kerim’in bu konuda uyarısı oldukça açıktır:

“Ey iman edenler! Zannın birçoğundan kaçının. Çünkü zannın bir kısmı günahtır...” (Hucurât, 49/12).

Bu ayet, sadece bir ahlâk tavsiyesi değil; aynı zamanda sosyal hayatın huzurunu koruyan temel bir ilkedir. Çünkü zan, çoğu zaman gerçeğin yerini alır ve insanı yanlışa sürükler. Nitekim Kur’an,

“Onların çoğu ancak zanna uyar. Oysa zan, hakikat karşısında hiçbir şey ifade etmez.” (Yûnus, 10/36) buyurarak bu gerçeği net bir şekilde ortaya koyar.

Bir başka ayette ise sorumluluğun boyutu hatırlatılır:

“Hakkında kesin bilgi sahibi olmadığın şeyin peşine düşme...” (İsrâ, 17/36).

Bu ifade, adeta modern çağın bilgi kirliliğine de bir cevap niteliğindedir. Her duyduğumuzu doğru kabul ettiğimiz, her gördüğümüzü sorgulamadan paylaştığımız bir dünyada yaşıyoruz. Oysa bilginin kaynağını araştırmak, doğruluğunu teyit etmek ve buna göre hüküm vermek, inancımızın bizden istediği bir hassasiyettir.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de bu konuda son derece net bir uyarıda bulunur:

“Zandan sakının. Çünkü zan, sözlerin en yalan olanıdır” (Buhârî; Müslim).

Bu hadis, zannın sadece bir düşünce hatası olmadığını; aynı zamanda insanı yalana, iftiraya ve haksızlığa götürebilecek bir tehlike olduğunu gösterir. Buna karşılık,

“Bir kimse kardeşi hakkında hüsnüzan etsin” buyurarak, ilişkilerde güven ve iyi niyetin esas alınması gerektiğini hatırlatır.

Asıl yapılması gereken; hemen hüküm vermek yerine beklemek, kesin olmayanı kesinmiş gibi dillendirmemek ve kalbi hüsnüzanna açık tutmaktır. Eğer bunu başarabilirsek, hem bireysel ilişkilerimizde hem de toplumsal hayatta daha adil, daha güvenli ve daha huzurlu bir zemin oluşturabiliriz.

Çünkü insan, başkaları hakkında verdiği her hükümde aslında kendi vicdanını da şekillendirir.