İnceboğaz köyünün Acı yokuşu (Acuş)
Kastamonu, adım başı tarih kokan coğrafyasıyla Anadolu’nun saklı kültür hazinelerinden biridir. Şehir merkezine yalnızca 10 kilometre mesafede yer alan, eski adıyla Acuş, günümüzdeki ismiyle İnceboğaz Köyü, hem köklü kervan yolu mirasıyla hem de günümüzde yaşatılan güçlü toplumsal bağlarıyla bu hazinenin en özel duraklarından biridir.
Köyün geçmişi, resmi kayıtlarda 1487 yılına (Acuc/Acuş olarak) kadar uzanmaktadır. "İnceboğaz" ismi ise doğrudan köyün kurulduğu stratejik ve engebeli coğrafyadan gelir. İki dağ sırasının arasında kalan dar ve uzun bir vadide (boğazda) yer alan köy, tarih boyunca kuzey ilçelerine açılan korunaklı bir kapı vazifesi görmüştür.
Yerel dilde keskin viraj ve geçit başlangıcı, “acı yokuş” anlamına gelen "Acuş" ismi, kervancıların bu dik yokuşları aşarken çektiği zahmetleri ve yol hikayelerini barındırır.
Günümüzde İnceboğaz Köyü, yaklaşık 160-170 kişilik yerleşik bir nüfusa sahip olsa da, özellikle İstanbul’a göç etmiş gurbetçilerinin yaz aylarında ve bayramlarda köye dönmesiyle büyük bir canlılık kazanmaktadır.
Bir zamanlar Kastamonu merkezinden Devrekâni ve İnebolu limanına giden ticaret kervanları ile yolcular İnceboğaz (Acuş) güzergâhını kullanırdı.

Acuş nasıl İnceboğaz oldu?
Haydi, şimdi gelin bir hayal kuralım ve o yıllara dönelim.
Yoldaki bir kağnı arabası aheste aheste ilerlemektedir. "Devrekânili (Dörkenili) Menük", kağnısına yüklediği tereyağını Kastamonu’ya götürüp satacak, dönüşte de evin ihtiyaçlarını alacaktır.
Sabah gün doğumunda yola çıkmış, öyle böyle zorlukları aşarak nihayet İnceboğaz’a kadar gelmiştir. Şehir belli belirsiz gözükünce sevinir,
- Geldik şükürler olsun işte son bir yolumuz kaldı, görünen yer inceboğaz sonrasında şehirdeyiz. Der.
Der demesine ama herkes gibi o da bilir ki burası yolun en zorlu yeridir.
Daha bir yavaşlar,
Kağnının önüne geçip öküzlerin boyunduruğunu iyice gevşetir.
Yükü kıymetlidir, Bir yıllık emeğidir, evinin ihtiyacıdır ve onu bekleyen çoktur. Öküzlerin önüne geçip dik yokuştan aşağı yavaş yavaş salmaya başlar. Ağırlığın etkisi, yokuşun dikliğine karşı koyamaz eski tekerler ve o zorlu inişte acı acı bağırmaya başlar.

Sesleri duyan Menük endişelenir daha bir dayanır üvendireye,
- Az kaldı dayanın geldik, aha şurası, ince boğazı geçtik mi Kastamonu’dayız.
…
Ilgaz’ın üstü kararmış şehir artık görünmez olmuştur, yaz başında havaya hiç güven olmaz, sepken aniden bir başladı mı göle çevirir her yeri.
Sınır süren derler bir tarlaya yağar, diğerini es geçer.
Çok sürmeden o kara bulutlar çöker İnceboğaz üstüne, birden bastıran yağmurla yol iyice kayganlaşmıştır, çamurdan göz gözü görmez olur. Ne kadar uğraşırsa uğraşsın zaten yorgun olan hayvanların gücü yetmez kağnıyı taşımaya, yolda tutmaya.
Önce gıcırtılar kesiler sonra da sisler arasında kaybolur kağnı arabası.
Aradan zaman geçtikçe ve dilden dile Menüğün hikâyesini anlatırlar.
“Kastamonu’ya varmadan hemen önceydi. Yağmurdan sisten göz gözü görmez olmuştu. İnce boğazın inişinde o acı yokuştan inememiş, bir daha da gören bilen olmamış.
Neresi diye ısrarla soran olursa da,
Hani bildin mi şu ince boğazdan aşağı inen acı yokuşu olan yer diye söylenmeye başlamış.
Bu öyle bir yayılmış ki burasının adı artık acı yokuş olmuş. Zamanla da söylene söylene “Acı Yokuş” olmuş, Acuş!
Günümüzde İnceboğaz…
Bir yaz başlangıcında haziran ayının o kararsız günlerinden birinde, Kastamonu merkezden İnceboğaz yoluna girmişiz. Direksiyonda İnceboğaz Muhtarı Ayhan Sarıoğlu var.
Muhtar uzanıp radyoya dokunuyor, tüm ovaya TRT Nağme’den Türk Sanat Müziğinin ruhu dinlendiren melodileri yayılmaya başlıyor.
Kulaklarım, gözlerim ve ruhum mest oluyor.
Koltuğa daha bir gömülüyor bu eşsiz manzaranın tadını çıkarmaya çalışıyorum. Yemyeşil tarlalarla çevrili simsiyah asfaltta yol alıyoruz. İki yanda arada bir kıpkırmızı renkli gelincikler gözüküyor, bir aşlak gölgesiyle meyvesiyle tarlada bir vaha gibi hayvanları kendine çekiyor.
Kastamonu ovası ardımızda kalırken, yolumuz da yavaş yavaş yükselmeye başlıyor.
Radyoda bir ince saz, bir nihavent şarkı çalıyor, yol kıvrılarak yükseliyor. Bu taaa yukarılara Devrekâni’ye kadar bitmeyen acı bir yokuşun başlangıcıdır.
Yol uzun, virajlı ama çok da güzel manzaraya sahip. Dayanamayıp bir fotoğraf molası vermek için duralım mı diyorum Ayhan Muhtarıma,
Yukarıda köyü gören bir mevkide duruyoruz. Haziran başında İnceboğaz köyünün yaylasındayız, hava bir açıyor bir kapıyor. Her an bir sepken inebilir.
Yemyeşil bir meradayız.
Ayaklarımızın altında desenleri i her çeşit çiçeklerle bezenmiş yemyeşil bir halı serili. Gökyüzünde bulutlar bir o yana bir bu yana koşturuyor. Aşağıda kırmızı kiremitleriyle İnceboğaz köyü, ufukta Kastamonu silueti daha geride ise karlı zirvesi zorlukla seçilen Ilgaz var.
İncecikten bir sis pus çökmüş ovaya, tarlalar tütüyor adeta. Geceden kalan nem, güneşin yüzünü gördükçe duman olup çıkıyor gökyüzüne.
Aşağılarda nasibini arayan bir "hobu kuşu” (mısır akbabası) tarlalar üzerinde kanat çırpıyor.

Tepeden bir yerden İnceboğazı seyrediyorum. Köye iniş yolu hala dik bir iniş.
"Dörkenili" Menük geliyor aklıma ve iniş sırasında kağnıların tekerinden çıkan o sesler. Rüzgârın uğultusuna karışan bir kağnı arabası bir teker gıcırtısı sesi geliyor.
O sırada Muhtar Ayhan yanıma geliyor ve,
Memleket gibisi var mı be şefim diyor.
Yok muhtarım.
”Memleket gibisi yok.”
…

