Emek, Vefa ve Nasip Üzerine Bir Hayat Muhasebesi
Bir insan gerçekten ne zaman işsiz kalır?
Maaşı kesildiğinde mi?
Odasını teslim ettiğinde mi?
Kartvizitindeki unvan silindiğinde mi?
Yoksa yıllarca susmayan telefonu bir gün sessizliğe büründüğünde mi?
Belki de bunların hiçbiri…
"Çünkü insan bazen yalnızca işini kaybetmez; alıştığı düzeni, kurduğu bağları ve ait hissettiği dünyayı da geride bırakır."
Asıl imtihan ise tam o noktada başlar.
Türk basınının usta kalemlerinden Ahmet Rasim, meslek hayatının elli ikinci yılında işsiz kaldığında Ankara'ya gitmişti. Yüzü aşkın esere imza atmış, "...ömrünü kalemine ve düşünce dünyasına adamış bir mütefekkirdi."
Dönemin gazetecilerinden İsmail Müştak şaşkınlıkla sormuştu:
"Hayrola üstat, Ankara'da ne işiniz var?"
Ahmet Rasim, "İşsiz kaldım." demedi.
Gülümsedi ve şöyle cevap verdi:
"Fırıncılar ekmeği yuvarlak yapıyor. Ekmeğim elimden kaydı, Ankara'ya kadar yuvarlandı.
Ben de ekmeğin peşinden geldim."
Bir cümle…
Ama içinde bir ömrün vakarı, tevazusu ve hayat tecrübesi saklı.
Ne kırgınlığını büyütüyor…
Ne kimseyi suçluyor…
Ne de yaşadığı zorluğu şikâyete dönüştürüyor.
Sadece ekmeğinin peşinden yürüdüğünü söylüyor; sitem etmeden, kimseyi incitmeden...
Belki de hepimizin yaptığı budur.
Hayatın bir döneminde hepimiz ekmeğimizin peşinden yürürüz.
Kimimiz başka bir şehre gider.
Kimimiz yeni bir mesleğe yönelir.
Kimimiz yeniden başlamayı öğrenir.
Kimimiz ise yıllarını verdiği bir kurumdan ayrıldıktan sonra sessizce kendi içine döner.
İşte o sessizlikte insan, hayatın gürültüsü içinde fark edemediği gerçeklerle yüzleşir.
Hayatın en büyük yanılgılarından biri, insanın kendini bulunduğu makamla özdeşleştirmesidir.
Oysa makamlar misafirdir; karakter ise ev sahibidir.
Unvanlar emanettir.
Koltuklar geçicidir.
Kalıcı olan ise insanın karakteridir.
Bir zamanlar herkesin ulaşmaya çalıştığı insanlar vardır.
Her telefona yetişen…
Her davete koşan…
Her soruna çözüm arayan…
"Hayır." demeyi kendine yakıştıramayan…
Sonra zaman değişir.
Yönetimler değişir.
Öncelikler değişir.
Masalar değişir.
Direksiyon el değiştirir.
Yol arkadaşları değişir.
Ve bir gün telefon susar.
İşte o sessizlik, insanın en gerçek muhasebesidir.
İnsan, o gün acı ama kıymetli bir gerçeği öğrenir:
Bazı insanlar size değil, bulunduğunuz makama yakın durmuş.
Bu gerçeği kabullenmek kolay değildir.
Ama hayat, insana en büyük derslerini alkışlar arasında değil, sessizlikte verir.
Anadolu'nun "Filler tepişir, çimenler ezilir." sözü de biraz bunu anlatır.
Büyük kararların gölgesinde çoğu zaman adı bile anılmayan insanlar bedel öder.
Kurumlar değişir.
Şartlar değişir.
Yöneticiler değişir.
Öncelikler değişir.
Ama alın teriyle kazanılan emek değişmez.
Bu yüzden mesele yalnızca iş değildir; emeğe gösterilen değerdir.
Ahmet Rasim'in hikâyesini unutulmaz yapan yalnızca onun zarafeti değildir.
Asıl dikkat çekici olan, Gazi Mustafa Kemal Atatürk'ün verdiği tepkidir.
Hikâyeyi dinlediğinde gülmek yerine şu soruyu sorar:
"Peki, Ahmet Rasim Bey'in nerede kaldığını öğrendiniz mi?"
Bu soru, sadece bir adresin değil; vefanın da sorusudur.
Çünkü güçlü toplumlar yalnızca fabrikalar kurarak, yollar açarak ya da büyük binalar inşa ederek büyümez.
Asıl büyüklük, yetişmiş insanını zor gününde yalnız bırakmamaktır.
Bugün de kendimize aynı soruyu sormak zorundayız:
Yıllarını üretmeye, öğretmeye ve ülkesine hizmet etmeye adamış insanların bilgi ve tecrübelerinden yeterince faydalanabiliyor muyuz?
Yoksa emek, görev süresi sona erdiğinde unutulan bir değere mi dönüşüyor?
Oysa bilgi, paylaşıldıkça çoğalan tek sermayedir.
Tecrübe ise nesilleri birbirine bağlayan en sağlam köprüdür.
Belki de hayatın bana öğrettiği en önemli gerçek şudur: İnsan ekmeğinin peşinden yürüdüğünü zanneder.
Oysa çoğu zaman yürüdüğü yol, kendisi için yazılmış nasibin ta kendisidir.
Her kapanan kapı bir kayıp değildir. Bazen yeni bir başlangıcın hazırlığıdır.
Her gecikme bir mahrumiyet değildir.
Bazen insanın olgunlaşması için verilmiş bir mühlettir.
Bize düşen; çalışmaktan vazgeçmemek, umudu kaybetmemek ve beklemeyi de mücadelenin bir parçası saymaktır.
Çünkü sabır, hareketsiz kalmak değildir.
Sabır, yürümeye devam ederken istikametini kaybetmemektir.
Sonunda geriye ne makam kalır…
Ne unvan…
Ne kartvizit…
Ne de alkış…
Geriye yalnızca şu soru kalır:
Arkamızdan nasıl bir insan olduğumuz hatırlanacak?
Çünkü insanın gerçek makamı oturduğu koltuk değil, ayrıldıktan sonra bıraktığı izdir.
Belki de Ahmet Rasim'in "ekmek" dediği şey, yalnızca rızık değil; onurla yaşanmış bir ömrün ta kendisiydi.
Ve belki de hepimiz, her gün ekmeğimizin değil; bize yazılmış nasibin peşinden yürüyoruz.
Bütün bu yolculuğun bize öğrettiği en önemli gerçek ise şudur:
Hayat bize her istediğimizi vermeyebilir.
Fakat her imtihan, bizi olmamız gereken insana biraz daha yaklaştırır.
Yeter ki yürümekten, üretmekten ve umudu korumaktan vazgeçmeyelim.
Çünkü insan, çoğu zaman ekmeğinin peşinden yürüdüğünü sanır; oysa gerçekte karakterini, sabrını ve geride bırakacağı izi inşa eden yolun yolcusudur.