Değerli okurlarım,

Bu haftaki yazımda, gönül dünyamızın derinliklerine ışık tutan bir ismi, Yunus Emre’yi; bu yıl Haziran ayında tamamladığım “Sabri Tandoğan’ın Eğitim Felsefesi” başlıklı yüksek lisans tezimde ele aldığım yönüyle sizlerle buruşturuyorum.

Yûnus Emre, insana insanlığını hatırlatan, ona yeniden ruh üfleyen ve kurtuluş yolunu gösteren başlı başına bir okuldur. Yunus Emre’nin, insanlığın tüm hâllerine vâkıf olması, insanı tüm özellikleriyle tanıması ve insandaki zıtlıkları, çelişkileri, insana ayna olacak şekilde göstermesi, tevhit çatısında âhenk ve düzene koyması, insanın tüm özelliklerini ortaya serip tanıtması, sonra nefsin terbiye yöntemini öğreterek çıkış yolunu göstermesi; eğitim felsefesi bakımından onu yararlanılacak birincil kaynak olarak öne çıkarmaktadır.

Mustafa Tatcı, Aşk Dilimiz Yunus Emre adlı eserinde, “İnsanı yeniden inşâ etmek, insanlığın fikirlerini, hayâllerini ve rüyalarını gerçekleştirmek; insanlığı düştüğü yerden kaldırmak, onu hakka ve hakikate hazırlamak, Allah’a lâyık hâle getirmek… Gerçekte Peygamberlerin ve aydınlanmış gönüllerin misyonu ve insanlığa mirası budur. Yunus Emre, insanlığı düştüğü yerden kaldıranlardan biridir.” diyerek, Yunus Emre’nin insanlık için büyük bir lütuf olduğunu vurgular.

Yûnus Emre’nin irfan geleneği çerçevesinde; her bir gencin eğitim sürecinden geçmesi, bireyin kendini ve özünü tanıması bakımından önemli bir gereklilik olarak görülmektedir.

Ne yazık ki hayata, olaylara, her şeye Batı düşüncesi perspektifinden bakmaya öyle odaklanılmış ki kendi değerlerine, dünyadaki bütün filozoflara ders verecek bilgeliğe sahip olan geçmiş bilgelerine sırt çeviren, hatta hiç tanımayan nesiller yetişmiştir. Bugün Yunus Emre, dünyanın sahip çıkması gereken bir değer olarak karşımızda durmaktadır. Yaralara dışarıdan merhem ararken O, asırlar ötesinden solmayan rengiyle, ölümsüz aşkıyla, yaşama sevinciyle, dipdiri, capcanlı duruyor. Tandoğan, Yunus’un sözlerini aktarır:

“Seni deli eden şey, yine sendedir sende.”,

“Yunus der ki ey hoca, istersen git bin hacca, hepisinden iyisi bir gönüle girmektir.”

“Söz ola kese savaşı, söz ola kestire başı, söz ola ağulu aşı yağ ile bal ide bir söz.”

Şifamız yanı başımızdayken biz dermanı uzaklarda arıyoruz. Yûnus Emre üzerine kırk yılı aşkın süredir araştırmalar yapan, her devrin Yunuslarını gün yüzüne çıkaran ve bu alanda eserler ortaya koyan Mustafa Tatcı’nın ifadesiyle, “Yunus, dilimizin gönlü, gönlümüzün dili oldu.”

Günümüze ulaşan birçok şiir ve deyiş, Yunus Emre’nin söyleyiş biçimini çağrıştırmaktadır. Bu eserlerin bir bölümü doğrudan Yunus’a atfedilse de, gerçekte farklı yüzyıllarda yaşamış; kendi çağlarının şartlarıyla yüzleşmiş, Yunus’un hikmet ikliminde yoğrulmuş pek çok gönül eri tarafından kaleme alınmıştır. Bu şahsiyetlerin şiirlerini, Yunus Emre’nin asıl şiirlerinden ayırmak çoğu zaman oldukça güçtür. Çünkü onların gönül dünyasında Yunus’un nefesi, dili, sesi ve irfanı tecessüm etmiştir. Bu kişiler, Yunus’un açtığı yolda yürüyerek mısralarını da ona atfetmiş, aynı dil ve duyarlılıkla Yunus mahlasıyla şiir söylemeye devam etmişlerdir. Böylece Yunus’un sesi, tek bir bedene bağlı kalmamış; asırları aşan bir gönül zinciri hâlinde varlığını sürdürmüştür.

“Ölümden ne korkarsın, korkma! Ebedî varsın...

Ölenler hayvan imiş, âşıklar ölmez”

diyen Yunus, yalnızca kendi devrinin insanlarına seslenmemiş; taht kurduğu gönüller aracılığıyla yüzyıllar boyunca konuşmayı sürdürmüştür. Nice asır geçse de her dönem, kendi arifleri vasıtasıyla, Yunus’un nefesini yeniden hayat bulduracak, böylece her çağ, kendi Yunus Emre’sini yetiştirmeye devam edecektir.

Tandoğan, henüz beş yaşında iken eline geçen Yunus Divanı ile tanıştığını ve sayfalarını heyecanla çevirdiğini ifade etmektedir. Yıllar geçtikçe Yunus’un şiirlerini daha derinlikli bir şekilde anladığını belirten Tandoğan, lise yıllarında Yunus’un özüne indiğini, olaylara onun bakış açısıyla baktığını ve doğayı -kuşları, çiçekleri, bulutları- Yunus’un gözüyle sevmeye başladığını dile getirmektedir. Ona göre Yunus Emre, “Türkçe’nin ses bayrağı, Anadolu’nun iç aydınlığıdır” Tandoğan, çocukluk yıllarına ait bir hatırasında 95 yaşlarında bir komşuları olan Karaman’lı Dede’den bahseder. “...Arada gelir, cebinden küçük bir defter çıkarır, Yunus’tan şiirler okurdu bana. O okumaya doyamazdı, ben dinlemeye...” Tandoğan, birkaç Yunus şiirinin Karamanlı Dede’nin hayatına bir yaşama sevinci, renk ve mutluluk verdiğini ifade etmektedir. Karaman’lı komşu Dede’nin geçmiş kültürün taşıyıcı ve aktarıcı rolü üstlenmesi de kültürün devamlılığı bağlamında önemli bir etken olarak göze çarpmaktadır. Tandoğan bu noktada devamlılık düşüncesine önem vermektedir. Gelişerek, çağın gerekliliğine uygun bir şekilde değişerek ama kendi özünü koruyarak devamlılığı sağlamak, kendisi kalarak devam etmek önemli olmaktadır. Yabancılaşma; insanın kendinden, aslından uzaklaşması, Hak’tan uzaklaşması değil midir?

Tandoğan, Yunus’un yalnızca bir şair değil, aynı zamanda hayatın anlamını bulan, sevgiyi hayatının odak noktası yaparak insanı her yönüyle tanıyan, onun nefsin sıkan, boğan, daraltan hapishanesinden kurtaran bir bilge olduğunu vurgular. “Yunus’un her dizesinde fikrin ve sanatın ihtişamı, Türkçe’nin güzelliği yankılanıyor. Yunus’u okumak, anlamak, sonra da anladığımı günlük hayatımda yaşamak en büyük mutluluk kaynağım” ifadeleri, onun Yunus’a olan derin bağlılığını açıkça göstermektedir.

Yunus’un bütün şiirlerinde, varoluşçu filozofların çağdaş düşünceye göre işledikleri “kendini aşma” fikri hâkimdir. Benzer şekilde Tandoğan’ın her an daha iyiye, daha güzele, mükemmele ulaşma cehdi, bu düşünceyi her fırsatta dile getirmesi, yaratılan her şeyi yaradandan ötürü sevmesi, her zerreye Yunus’un gözüyle bakması, O’nu kendi çağının Yunus Emre’si olarak görmeye olanak sağlıyor. “Yunus Emre, şiirlerinde insan kalbini arıtmaya temizlemeye, yumuşatmaya çalıştı. ‘Taş gönülden ne biter’ diyordu. Yunus Emre deyince sevgi gelir aklıma, yeryüzündeki bütün insanları, hayvanları, bitkileri, cemadatı içine alan evrensel bir sevgi” Tandoğan, Yunus Emre’nin böylesi evrensel bir sevgiye ulaşmasını O’nun tevhidi görüşe varması ile ilişkilendirir ve insan Allah’a yaklaştıkça sevgisi artar der. İnsan gönlünün nice çetin sorunlarının, onun bir iki mısraı ile aydınlandığını belirtir. Yunus Emre’yi bütün varlığıyla sevdiğini ifade eden Tandoğan, hayat yolunda yürürken Yunus Emre, Onun elinden tutan, dost olan, müşküllerini çözen mânevî bir rehber olmuştur. Bu yönüyle Tandoğan, Yunus Emre’nin düşünce dünyasını kendi çağına taşıyan, özü muhafaza ederken, değişen zamanın idrak düzeyine uygun yeni bir üslup, yöntem ve perspektifle yeniden yorumlayan bir yaklaşım sergilemiş; böylece geleneği donuk bir miras olmaktan çıkarıp yaşayan bir kültür aktarımına dönüştürmüştür.

Yunus Emre'nin “Bir ben vardır bende benden içeri” mısrası, psikoloji ve felsefenin günümüzdeki temsilcilerinin uzun uzun bahsettiği, şuuraltı, bilinçaltı, benlik gerçeklerinin tek mısra ile dile getirilmesidir. Yunus Emre’nin iç beni mühim bir karakter taşır. “Seni deli eden şey yine sendedir sende” diyen Yunus, bu iç bene “Gönül” adını veriyor. Existentialiste filozoflar da aynı düşünceden hareket ederek, dikkatlerini insanın iç âlemine çeviriyorlar. Yunus Emre, insanın iç âlemine inen bir dalgıç gibidir. Tandoğan’ın aktardığı, Yunus’un “Benim bir karıncaya ulu nazarım vardır” mısrası, Onun doğaya, insana, bitkiye, cemâdata, kâinattaki her zerreye büyük bir edep, hayret ve hayranlık duygularıyla baktığını gösteriyor. Bu hayret, hayranlık, sevgi ve saygı dolu bakış, Tandoğan’ın günlük yaşantısında yakınlarının da şahit olduğu bir durumdur. Tandoğan, bugün insanlık kültürünün Yunus Emre’yi anlayacak seviyeye henüz gelemediğini belirtir.

Tandoğan, Yunus Emre’yi anlatırken, dilin ruhla bütünleştiği bir anlatım sergiler. Kelimeler estetik bir ahenk ve musiki tadı verir. Türkçe tüm ihtişamıyla, kelimelerde adeta canlanır ve ruha akar. “Kendinde insanlığı, insanlıkta kendini bulmak. İşte Yunus’un felsefesi. Maddî kâinattaki hiçbir şey insanın içindeki boşluğu doldurmuyor. Her insan kendi içinde bir âlemdir. Onda hiçbir varlıkta olmayan bir ruh vardır. Kâinatın sırrı belki de insanoğlunun içindedir.” Bu ifadelerde Tandoğan, Yunus Emre’nin felsefesini insanın kendini bilme yolculuğunun merkezine yerleştirir. Yunus’un büyük bir yaşama sanatı ustası olduğunu ifade eden Tandoğan, Yunus’un amacının güzel söz söylemek değil, insana iç dünyasını göstererek, oradaki güzellikleri ve yücelikleri ortaya çıkarmak ve hayatın bilinmeyen yönlerini göstermek olduğunu söyler. Böylece Yunus Emre, insanlara nasıl yaşamaları gerektiğini anlatmak için kelimeleri en yalın, özlü ve estetik bir şekilde kullanarak asırlar ötesinden hiç eskimeden bugüne ulaşıp, insanların yolunu aydınlatmaktadır.

“Kendinde insanlığı, insanlıkta kendini bulmak. İşte Yunus’un felsefesi”, Tandoğan’ın Yunus Emre düşüncesini özetlediği bu cümle, derinlikli bir tefekkürü gerekli kılmaktadır. Zira bu şiirsel anlatım, Yunus Emre’nin varlık anlayışını, İslâm Peygamberi’nin insanlığa tebliğ ettiği tevhid eksenli dünya görüşüyle buluşturan özlü bir formülasyon niteliği taşımaktadır. Bu bağlamda insan, hem kendi varlığında bütün insanlığı idrak etmeye hem de insanlıkta kendi hakikatini bulmaya davet edilmektedir. Bu düşünceye göre insan, kendi varlığını yalnızca bireysel bir benlik olarak değil; merhamet, adalet, sevgi, erdem ve tevazu gibi evrensel insani değerler üzerinden anlamlandırır. Kişi, kendi iç dünyasında insanlığa ait bu değerleri keşfettiğinde ve onları kendi varlığında yeşerttiğinde -meydana çıkarttığında- gerçek anlamda “insan” olur. Öte yandan “insanlıkta kendini bulmak”, bireyin varoluşunu başkalarından soyutlanmış değil, bütün insanlığı kapsayan bir birlik bilinci içinde idrak etmesini ifade eder. Yunus’a göre benlik, başkasını dışlayan bir özne değil; “yaratılanı severim Yaradan’dan ötürü” anlayışıyla şekillenen ahlakî ve metafizik bir bütünlüğün parçasıdır. Bu birlik bilinci bir insanda tezahür ettiğinde, kilometrelerce ötede acı çeken bir insanın acısını o da duyar, hisseder ve buna duyarsız kalması mümkün değildir.

Yunus Emre’nin ve onun izinden giden bütün erenlerin derdi, insanlığın derdidir. Onlar insanlığın sıkıntılarına duyarsız kalamazlar. Çareler üretirler. Yunus’un mısraları o yüzden bugün bile tazeliğini, canlılığını koruyor. Anadolu irfanı, Yunus’ların imbiğinden süzülmüştür. İnsanlık ancak böyle evrensel bir inancın temelinde yeşerme imkânı bulabilecektir. İnsanlığın kurtuluşunun yolu da bu temele sarılmaya bağlıdır. Yunus ve onun yolunda gidenler bize bunu hatırlatır ve öğretirler. Yunus’un felsefesi, insanı merkeze alan bir hümanizm söyleminden ziyade, tevhid temelli bir insan tasavvuru sunar: İnsan, kendini buldukça insanlığa açılır; insanlığa açıldıkça da hakikatte kendini bulur. İşte bütün insanlığın kurtuluşunun reçetesi...

Tandoğan’ın aktardığına göre Yunus Emre, şiirinde dünyanın, kendinde kendini bulmak ve ilâhi hakikate ulaşmak için sevilmeye lâyık olduğundan söz eder. Fakat dünya malına mahkûm olmanın da insana vereceği zararları ve kötülüğü anlatır. “Mal sahibi, mülk sahibi, hani bunun ilk sahibi? Mal da yalan, mülk de yalan, var biraz da sen oyalan.” diyerek, dünyada her şeyin geçici olduğuna vurgu yapar. Yunus’un nazarıyla hayata bakan Tandoğan’a göre her an ve her insan farklıdır. Yeryüzünde insan sayısı kadar farklı şahsiyet vardır. Ona göre hayatı anlamlı kılan da bu farklılıklardır. Tandoğan da tıpkı büyük bir hayranlık duyduğu Yunus Emre gibi insanın hakikati kendi içinde bulmasını ister. “Bir ben vardır, bende benden içeri” diyen Yunus Emre gibi, “İnsan ilâhi gerçeğe söz ile değil, içten duyma ve düşünme ile ulaşır. Önemli olan kâl değil, hâldir.” diyerek, eğitim felsefesinin temel ilkelerinden biri olan bilinenlerin yaşanmadıktan sonra hiçbir anlam ifade etmediğini belirtir.

Yunus Emre’nin sözlerinde cisimleşen merhamet, tevazu, sevgi, hoşgörü, sorumluluk ve diğerkâmlık gibi değerler, sonraki kuşakların gönül erleri tarafından yeniden üretilmiş ve yaşantıya dönüştürülmüştür. Bu tarihsel süreklilik, değer ve karakter eğitiminin yalnızca teorik bilgi aktarımıyla değil, örneklik ve yaşantı yoluyla gerçekleştirildiğini açıkça göstermektedir. Bu durum, değerlerin kalıcı olmasını sağlayan en güçlü eğitim yönteminin, davranışın bizzat kendisi olduğunu ortaya koymaktadır. Modern eğitim literatüründe “karakter eğitimi” olarak ifade edilen bu yaklaşım, Yunus geleneğinde eğitimin özüdür. Değer; bilgi olarak değil hal, tutum ve eylem olarak aktarılır. Dolayısıyla Yunus Emre yalnızca bir şair değil, değer eğitiminin somutlaşmış bir modeli, ahlâkın ve gönül terbiyesinin sürekliliğini mümkün kılan bir eğitim kaynağıdır. Bu anlayış bugün de eğitim kurumlarının, öğretmenlerin ve toplumun sorumluluğundadır. Çünkü her çağ, kendi Yunus’unu yetiştirdiği ölçüde sevgi, erdem ve insanlık inşa edebilir. Bu açıdan bakıldığında Yunus Emre çizgisi, yalnızca geçmişin mirası değil; çağın ihtiyaç duyduğu erdemli bireyi yetiştirmeye yönelik modern değer eğitimine ilham veren güçlü bir pedagojik kaynak olarak güncelliğini sürdürmektedir.