Kırkpınar yaylasının özgür atları, dağlara ve göllere yazılan efsaneler…
Güz mevsimindeyiz. Ne zaman soğuk bir yel esse gözüm Ilgaz'ın zirvesine kayar. Bilirim ki çok sürmez beyaza boyanması, gelinliğini giymesi.
Ilgaz’a olan sevdamı da bilmeyen yoktur sanırım. Yıllardır Ilgaz’ı yazarım. Sadece ben değil kadim zamanlardan bu yana büyüleyen zirvelerine, karlı yamaçlarına, orman denizine bakıp da efsane, şiir, hikâye yazmayan kalmamış.

Ne zaman yolum düşse zirvelerine kader çiçeğinin hikâyesi gelir aklıma. Ormanlarında gezerken;
“Ilgaz ormanlarında yıl 920
bir keten mendil astım bir çam dalına ucu işlemeli.”

Dizeleri gelir dilime ve Nazım Ustanın mendilini astığı çam dalını arar gözlerim.
Dediğim gibi eğer o Ilgaz ise yazdığım; "kalem elden düşer, lambada titreyen alev üşür."
Ilgaz sadece bir dağ değildir Balıkçı Şef için. Yüreğinin orta yerindeki sızıdır.Memleketidir, terk etmeyen sevdasıdır.
İşte yine bir güz günü ve Ilgaz’ın zirvelerinden esen serin bir yel kulağıma fısıldadı;
“Neredesin sen”
Ilgaz Efsaneleri...

Yola çıktım, sisli tepelerini, ormanların üstüne yağmur döken bulutlarını, izleyerek gidiyorum, Ilgaz’ın kalbine doğru.
Bu coğrafyada yaşayan herkesin bir hikâyesi var bu dağla ilgili.
“Kimi rivayetlerde burası Fırtına tanrısının yaşadığı yer olarak anlatılır.”
Strabon, Geographika adlı eserinde bu dağdan Olgassys adıyla söz eder.
“Mitolojik anlatılarda bu dağlar, tanrılar ile insanlar arasındaki sınır gibi betimlenir.”
O günden bugüne aslında çok şey değişmemiş. Ilgaz hep iki dünyayı birbirinden ayıran sınır olmuş,
Büyük ozanımız Âşık Veysel ile memleketinin de sınırı olmuş Ilgaz.
“Âşık Veysel, Kastamonu Gölköy Köy Enstitüsünde saz öğretmenliği yapmaktadır.” Serin bir yel eser yüzüne,
"Hele bir bakın Ilgaz görünüyor mu, sis var mı, kar bulutları sarmış mı dağı?" diye sorar çocuklara.
Ilgaz’ın başı dumanlı, kar sarmış her tarafını diye cevap alınca, vurur sazın teline, yüreğindekileri döker dizelere,
“Gelen yok giden yok uzadı ara
Ilgaz Dağı yol vermiyor geçilmez"
Ozanın sevdasının sınırı olur Ilgaz…

Çoban Ilgaz ile Yıldız Kızın Öyküsü...
Bu dağ büyülüdür. Zirvesine çıkan bir daha aynı hislerle ovaya inemez. Bu dağın duyulmamış bir öyküsünü fısıldar zirvede esen yeller.
Anlatırlar ki Ilgaz, yiğit bir çobandır. Dağ köyünden Yıldız adlı bir güzele sevdalanır. Kız ağanın kızı, Ilgaz ise garip bir çoban...
Elbette kavuşamazlar.
Sevdanın ateşine dayanamayan Ilgaz’da çıkar dağa.
Tüm kış boyu orada bekler. Yaktığı ateşin dumanı dağı kaplayan sis, baharda eriyen kar suları, Yıldız kızın gönlüne akan aşk pınarları olur.
Şarkılar yazılır bu sevdaya,
Derler ki; O bulutları delen dumanlı başı aslında Çoban Ilgaz'ın yaktığı sevda ateşinin dumanı, gün batımında görünen kızıl zirveler ise alevlerin yansımasıdır.

Ilgaz'ın Öte Yanından...
Eşim, evdeşim, hayat boyu yoldaşımla Kırkpınar Yaylası’na çıkmışım. Arkamda Ilgaz yanımda Han’ım inmişiz “Ilgaz (Duster)’dan”
Kırkpınar yaylasında özgürlüğün tadını çıkarıyoruz. Burada sadece biz ve dağlar var.
Etrafımız orman, yukarılarda çıplak tepeler.
Havada insanın yüzünü kurutan, yakan sert bir sonbahar rüzgârı esiyor.
Uzaktan Kırkpınar gölü gözüküyor.
Dedik ya burası efsunlu bir dağ. Her yerde bir efsane çıkıyor karşıma. Kırk ayrı pınardan çıkan kırk su oluşturmuş, bir de;
Rivayet olunur ki; İstiklal Yolu zamanı Kastamonu'dan Ankara'ya cephane taşıyan 40 kağnı Ilgaz'da kara saplanır. Kağnıcılar sabaha kadar uğraşıp 40 ayrı yerden yol açmaya çalışır. Sabah bir bakarlar ki açtıkları her izden su çıkmış! O kırk iz, zamanla kırk pınara dönüşmüş. O yüzden oranın suyu 'şehitlerin duası' diye anılır, içen yorulmaz derler."

Yayladaki Özgür Atlar...
Hava bulutlu akşam vaktindeyiz. Arada bir bulutların arasından sızan gün ışığı karşı tepeleri kızıla boyuyor.
Rüzgâr kulağıma İstiklal yolunda kara saplanan o kırk kağnının gıcırtısını getiriyor, gözüm yerde onların izini arıyor.
Kırk kızın ayak izlerini, gölün kaynağı o kırk gözeyi arıyor
Kafamı kaldırıyorum, Ilgaz yukarılardan bana bakıyor. Başı yine dumanlı, duman sarmış zirvelerini. Bu belki de Çoban Ilgaz'ın Yıldız kıza yaktığı sevda ateşinin dinmeyen dumanıdır.
Mevsim güz, soğuk yeller esiyor, içim üşüyor.
Yerde bir halı gibi açan Vargit / Güz Çiğdemleri var. "Kış yakındır, hem de bir soğuk yel kadar yakın..." diyorum kendi kendime.
Etrafta özgürce dolaşan, otlayan atlar var
Akşamdır ayrılık vaktidir, dönüş yolunda son kez Vargit çiçeklerinin arasına oturup Ilgaz’ı seyrediyorum.
Saçlarımın arasından ıslık çalarak geçerken tanıdık bir ses "Hoş geldin" diye fısıldıyor.
Bu Ilgaz'ın havası; yüzümde dolaşan o soğuk yel ise Ilgaz'ın kendi nefesidir.

Burası Çankırı...
Karşımda Ilgaz, ötesi Kastamonu.
İki dünyayı ayıran sınır burasıysa, benim dünyamın sınırı da tam burasıdır. Ilgaz'dan öncesi ve sonrası diye ikiye ayırdığım hayatımın sınır çizgisi...
Burası Ilgaz dağı Balıkçı Şef'in sığındığı gönlü memleketidir.


Cebrail Keleş / Balıkçı Şef