Dün akşam, açık olan radyodan gayri ihtiyârî içime işleyen bir âyet meâli geldi kulağıma:
“Ey iman edenler! İman ediniz…”
Ardından zihnimin bir köşesinden, Hristiyan bir azîzenin benzer anlamdaki sözleri sökün etti:
“Geliniz, bir ânımızı imanla yaşayalım.”
Bir an durup düşündüm: İman etmek neydi?
Bir takım ritüellere boğulmak, birtakım şekillere bürünmek miydi? Yoksa imanın özünü kavramak, onu kalbe indirebilmek ve hayatın içinde yaşayabilmek mi? Ya îmanın özü neydi?
Yargılarımızı yalnızca şekle bakarak mı oluşturuyorduk? Bir insanın görünüşünden, kıyafetinden, sözlerinden veya mensup olduğu çevreden hareketle onun îmanını ve gönül dünyasını anlamaya çalışmak ne kadar doğruydu?
Peki, öze bakmayı neden ihmal ediyoruz? Akşam akşam aklımda deli sorular...
Ya başarı neydi? Mal mülk sahibi olmak mı? Bankalarda telâffuz edemeyeceğimiz rakamlara yükselen hesaplara sahip olmak mı?...
İyi de insan, yüz yıl yaşasa bu kadar parayı yiyemez ki…
Yoksa başarıyı, sahip olduklarımızın çokluğunda mı arıyoruz? Anlaşılan bazıları meseleyi böyle anlamış; makamı, mevkiyi ve serveti hayatın gayesi hâline getirmiş. Araçlar, amaçların önüne geçince, insanlık sınavından sınıfta kalınıyormuş.
Necip Fazıl’ın dizeleri düşüyor gönlüme; “Bir şey koptu bizden bir şey! Her şeyi tutan bir şey!”
Bilinen bir meseldir. Anadolu’nun, İran’ın, Mısır’ın ve Ortadoğu’nun geniş coğrafyalarına hükmeden Büyük İskender, bir gün Sinop’a gelir. Bütün şehir imparatoru karşılamak için ayağa kalkmıştır.
Fakat orada yaşayan Kinik felsefesinin filozofu Diyojen, bütün bu ihtişamın ortasında hiç istifini bozmadan fıçısının önünde uzanmış, güneşlenmektedir.
İskender yaklaşır. Etrafındakiler Diyojen’e:
“Gelenin kim olduğunu biliyor musun? Büyük İskender! Kalk, ayağa!” diye seslenirler.
Diyojen yine hiç istifini bozmadan:
“Tanıyorum, tanıyorum ve sizi de iyi biliyorum.” diye cevap verir.
Büyük İskender Diyojen’e yaklaşır, o hâlde söyle; kimim ben? Diye sorar.
Diyojen; “Sen benim esirimin esirisin.” cevabını verir. İskender sarsılır. Ne demek bu?
Diyojen, “Sen toprak elde etmek için insanları öldürüyorsun. Dünya benim esirim, kölem. Sen de benim köleme köle olmuşsun. Kim kimin önünde ayağa kalkacak?” der. İskender bu cevap karşısında bir an durur, düşünür. Onun fakir görünüşü altında büyük bir insan olduğunu anlar ve ona duyduğu hayranlığı ses tonuna yansıtarak;
“Ey Diyojen! Dile benden ne dilersen? Der.
Diyojen, “Güneşimi kapatıyorsun. Çekil önümden. Gölge etme, başka ihsan istemem senden.” diyerek tarihe geçen o meşhur sözünü söyler.
Bu söz, yüzyıllardır insanın sahip olmakla özgür olmak arasındaki farkı düşündürmeye devam ediyor. ilk çağlardan günümüze gelene kadar, insanoğlunun hırsla imtihanı devam ediyor. Dünyaya metelik vermeyenler, aç gözlülüğüne yenik düşenler...
Peki, biz başarıyı neyle ölçüyoruz? Sahip olduklarımızla mı, yoksa sahip olduklarımız karşısında ne kadar özgür kalabildiğimizle mi?
Dünyalığı amaç hâline mi getirdik? Yoksa kısa bir müddet konaklayacağımız bu yerde ihtiyacımıza yetecek kadarı ile mi yetindik?
Peygamber Efendimiz, “Beni Hûd sûresi kocattı.” buyurmuştu. “Emrolunduğun gibi dosdoğru ol.” (Hûd, 11/112) âyeti üzerinde bütün Müslümanların uzun uzun düşünmesi gerekmez mi? Resulullah Efendimiz, “Rızkın en hayırlısı kifâyet miktarı olandır.” Buyurmamış mıydı? Dosdoğru olmak yalnızca dışarıdan görünen bir hâl midir? Yoksa insanın sözünde, özünde, niyetinde, kazancında ve hayat karşısındaki duruşunda bir istikamet üzere olmasında mıdır?
Asıl başarı, insanın dünyaya sahip olması değil; dünyanın insanın gönlüne sahip olmasına izin vermemesidir. Geçmiş asırlarda toprak sahibi olmanın da farklı iki şekli vardı. Kimileri elde ettikleri topraklarda hükümdarlıklarını zulüm ve baskıyla sürdürüyordu. Amerikalılar’ın yerli Kızılderilileri yok ettikleri ve işgal ettikleri yerleri keşif diye yutturmaları gibi... Müslümanlar, gittikleri her yere Hakk’ı, adaleti, merhameti götürüyordu. İlâyı Kelimetullah aşkına gittikleri yerleri ihyâ ve îmâr ediyor, gönülleri de fethediyorlardı.
Acaba zaman zaman iman; ahlâk ve hâl ile yaşamak yerine, birtakım görüntülere mi indirgendi? Görüntüyü hakikatin kendisi zannetmek mümkün mü? Yoksa görünüş Müslümanlaşırken gönlün de aynı ölçüde Müslümanlaşması gözden mi kaçtı? Huzurun ve mutluluğun yolu çok şeye sahip olmak mıydı?
Çoğumuzun bildiği Râbia-tü’l-Adeviyye Sultan’ın bir kıssası geldi gönlüme. İnsan unutmakla mâlûldür. Hatırlamakta, tekrarda fayda vardır.
Bir gün Râbia Sultan dışarıda bir şey arıyormuş. Komşuları onu görünce: “Ya Râbia, ne arıyorsun? Biz de sana yardım edelim.” demişler.
Râbia Sultan: “İğnemi kaybettim, onu arıyorum.” diye cevap vermiş.
Komşuları ona yardım etmek için hep birlikte iğneyi aramaya başlamışlar. Fakat ne kadar aradılarsa da iğneyi bulamamışlar. Bunun üzerine: “Ya Râbia, iğneyi nerede düşürdün?” diye sormuşlar.
Râbia Sultan: “Evde dikiş dikerken elimden düştü.” deyince, komşuları hayretle:
“İlâhî Râbia Sultan! İçeride kaybedilen iğne dışarıda aranır mı hiç?” demişler.
Koca Rabia Sultan da bu anı beklemektedir. Şöyle cevap vermiş:
“Neden şaşırıyorsunuz? Siz de öyle yapmıyor musunuz? İçinizde kaybettiğiniz huzuru ve mutluluğu dışarıda, parada, malda, mülkte aramıyor musunuz?”
Bu anlamlı kıssa üzerine söz söylemeye gerek yok. Okuyan yazandan ârif olsa gerektir.
Büyük Yunus, dünya malı ile mağrur olanlara ne güzel söylüyordu.
“Mal sahibi, mülk sahibi
Hani bunun ilk sahibi
Mal da yalan mülkte yalan
Var biraz da sen oyalan
Bu geçici konaklama yeri olan dünyada insanı anlamsız bir kibire, gurura, nefsaniyetin, bencilliğin uçurumlarına götüren malın, mülkün, paranın ne faydası vardı? Madde bir gaye değil, araçtı. İnsanoğlu bunu anladığı zaman, problem ortadan kalkacaktır.
Mustafa Tatcı Hoca, Yunus Emre Yorumları adlı eserinden şöyle aktarır:
“Anma mısın sen şol günü cümle âlem hayrân ola
N’idesini bilimeye bî hod u ser-gerdân ola
İsrâfil sûrunu ura cümle mahlûk turu gele
Dirilüben haşre vara anda kâdî Süphân ola
Zebânîler çeke tuta götüre Tamu’ya ata
Deri yana sünük düte dün-gün işi efgân ola
Mâlik çağıra Tamu’ya çek anı meydâna getir
Hak korkusundan Tamu’da titreyüben figân ola
Mâlik eydür hey hey Tamu korkubanı titrer kamu
Tanrı buyruğun tutmayan anda pişe biryân ola
Dağlar yerinden ırıla heybetinden gök yarıla
Yıldızlar bağı kırıla düşe yere perrân ola
Yazıklarımız tartıla anca perdeler yırtıla
Bilmediğin günahların anda sana ayân ola
Yûnus eydür iş bu sözü dergâhına tutgıl yüzü
Diler Hak’ı göre gözü hem inâyet andan ola”
Tatcı Hoca’nın yorumuna göre; “Yunus’un ve Hak âşıklarının Mâlik veya zebânîlerle işi yoktur. Zira onlar dünyâda yaşarken ne Cehennemde bir çukur kazmak için, ne de Cennette köşk inşâ etmek için çalışmışlardır! Onlar bu dünyada Hakk’ı tanıyan, Hak ile alıp veren, Hak’ta seyreden ve nihayet nefislerini şehîd edip Hakk’a dönen âşıklardır. Bu sebeple Hak âşıklarının Mâlikleri Rıdvân olmuş, Rıdvân’a dönüşmüştür. Onlar şöyle derler:
Ne Tamu’da yer eyledim
Ne Uçmak’da köşk bağladım
Senin için çok ağladım
Bana seni gerek seni”
Tatcı Hoca, Yunus Emre yorumları adlı eserinde şöyle devam ediyor: “Bu dünyada insan kendi defterini yazar! Defterde ne yazarsa ondan başkası bulunmaz. Gerçek şu ki insan yaşarken defterini doğru doldurmalı, hesâbını bu dünyada kapatmalıdır. Hesâbını zamana bırakanlar “ân”a geçemez, aslına dönemez. Hesabını burada kapatanlar ilâhi tasarrufa girmiş olanlardır. Hülâsa cânını ten, nûrunu nâr eden dünyâperestler kaldıkları yerden haşr olup serhenglerin (= Cehennem bekçilerinin) eline düşecektir... Tabiî ki unsurlar âlemi olan dünyâda insanların kazandıklarının karşılığı olan sıfatlardır. Bu sıfatlar sûrete bürünüp hemen yine insanın kendi eline teslîm edilecektir. Esasen bu sıfatlar da bu sıfata bürünen kişi de aynı şeydir, arada giren ve çıkan yoktur vesselâm!” (Mustafa Tatcı, Yunus Emre Yorumları İşitin Ey Yârenler 2023, s. 593-594. H Yayınları).
Akşamüzeri başlayan, gece boyu demlenen düşünceler, seherin alaca karanlığında kelimelere dönüşüyor. Güneş bir mızrak boyu yükselirken, gönlüme Sabri Tandoğan’ın tertemiz ve dürüst bir yaşamın insanı kavuşturduğu o iç huzurun iklimini gösteren çok sevdiğim bir şiirinden birkaç mısra geliyor...
Aydınlık Sabahlar
Bugün de sevinçle uyandım yatağımdan yine
Yine içimde o tertemiz duygular
Alnımda dağların serin rüzgârı
Yine lezzetini duyuyorum içimde
Serin sabahların ve yaşama sevincinin
Ayrılmıyor dudaklarımdan güzel mısralar
Yine tekrar ediyorum içimden
Hayat güzel, yaşamak güzel, İnsanlar güzel!
(Sabri Tandoğan)
Efendim, tertemiz niyetler ve güzel duygularla, henüz bu dünyada iken cenneti yaşayanlardan olabilmek temennisiyle hepinize hayırlı, huzurlu ve gönül zenginliğiyle dolu bir ömür diliyorum.
Hakikatin izinde, huzurda ve muhabbetle kalın…