Türkiye’nin potansiyelinin altında ekonomik performansa sahip olmasının nedenlerinden birini bugünkü yazıda irdeleyeceğiz. Öncelikle kapsayıcı kurumlardan bahsedelim. “Kapsayıcı Kurum” kavramı Türkiye’de doğmuş Ermeni kökenli Dünyaca ünlü bir iktisatçı olan Daron Acemoğlu tarafından geliştirilmiş bir kavramdır. Kapsayıcı kurumlar, gücü ve zenginliği toplumun geniş kesimlerine yaymaktadır ve toplumda serbest piyasa ile fırsat eşitliğini desteklemektedir. Hukukun üstünlüğüne dayanmaktadır. Kısaca “kurallar herkes için eşit olsun. Kim iyiyse, çalışkansa, yetenekliyse o kazansın” ilkesi diyebiliriz. Toplumda hiçbir kesim dışlanmamalı ve tüm herkese eşit fırsatlar verilmelidir. Acemoğlu’na göre Batı’nın gelişmiş olmasının nedeni kapsayıcı kurumlara sahip olmasıdır. Gelişmiş toplumlar ile gelişmemiş toplumların arasındaki farkı ortaya çıkaran da bu kurumlardır. Doğu ise dışlayıcı/ sömürücü kurumlara sahip olduğu için gelişememiştir. Dışlayıcı/ sömürücü kurumlar, ekonomik gücü küçük bir seçkin grubunun elinde toplayan, toplumun diğer kesimini ise sosyal hayat ve ekonomiden dışlayan yapılardır.

Biz gelelim ülkemize. Türkiye’de devletçi-seçkinci ve gelenekçi-liberaller olmak üzere iki grup vardır ve tarihi bu iki kesimin mücadelesi olarak okumak mümkündür. Devletçi-seçkinci kesim baskıcı bir anlayışa sahiptir; gelenekçi-liberal kesimi ekonomi ve sosyal hayattan dışlamaya yönelik politikalar uygulamak yanlısıdır. Devletçi-seçkinci zihniyete göre Türkiye’nin gelişmesinin önündeki en büyük engel gelenekçi-liberal anlayıştır. Üstten devrimler ile gelenekçi-liberaller şekillendirilmesi, Batı kültürüne uyumlu hale getirilmesi gerektiğini bunu yapmadıkları sürece de zenginleşmelerine, büyümelerine izin verilmemesi gerektiğini düşünürler. Yani kapsayıcı kurumlara karşıdırlar. Yalnız sorun şudur. Toplumun büyük çoğunluğu gelenekçi-liberal kesimdir. Devletçi-seçkinci zihniyeti temsil eden siyasi partiler düzgün ortamda yapılan seçimlerin büyük çoğunluğunda açık fark yiyerek kaybetmişlerdir. Devletçi-seçkinci zihniyet Türk toplumunun aşağı yukarı %25’ini; gelenekçi-liberal kesim ise toplumun %75’ini oluşturmaktadır. Seçimlerde yenilgiyle çıkmalarına rağmen bürokrasi ve askeriyede uzun süre egemen olan Devletçi-Seçkinci kesim uzun süre idareyi elinde tutmuşlardır. Bazen egemenliklerini tehlikede gördüklerinde askeri darbeler yapmışlar ve egemenliklerine devam etmişlerdir. Sonuç olarak toplumun yaklaşık %75’lik kesimi uzun süre ekonomiden ve sosyal hayattan dışlanmışlardır. Şerif Mardin’in Merkez-Çevre kuramını dikkate aldığımızda merkezin çevreyi dışladığını söyleyebiliriz. Osmanlı İmparatorluğu’nda devlet erkini elinde bulunduran devşirmeler ile Cumhuriyet dönemindeki pozitivist, batıcı yöneticiler bir şekilde geniş halk kitlelerini yani çevreyi yönetimden uzakta tutmaya yani dışlamaya çalışmışlardır.

Belki aranızda toplumun büyük çoğunluğunun nasıl ekonomiden, sosyal hayattan dışlandığı konusunda merak sahibi olanlar vardır. Şöyle açıklayalım. 28 Şubat döneminde başörtülü kızların üniversitelerde eğitim görmesi engellenmişti. Üniversitelerde eğitim görmesi engellenen kesim doğal olarak avukat, mühendis, doktor gibi yüksek gelirli mesleklere girememişlerdir. Eski Yeşilçam filmlerine bakarsanız başörtülü kadınlar için biçilen rol temizlikçilik ve tarım işçiliğinden öteye gitmemiştir. Bazı marketler kasiyerlik görevi için bile başörtülü kızları layık görmemişlerdir. Uzun süre en çok izlenen TV dizileri, sinema filmleri (Kurtlar Vadisi vb.), müzik eserleri ulusal yarışmalarda ödül almamışlardır. Toplumun büyük kısmının ekonomik ve sosyal hayattan dışlanması ise Türkiye’nin sürdürülebilir ekonomik büyümeyi sağlayamaması ve kalkınamamasına neden olmuştur.

Aslında gelenekçi-liberal kesim zihniyeti, devletçi-seçkinci zihniyete göre daha ilerici ve yenilikçidir. Özel sektörü, girişimciliği, serbest piyasayı, rekabetçiliği daha fazla özümsemişlerdir. Kapsayıcı kurumları kurmaya daha heveslidirler. Yani ekonomik büyüme ve kalkınma açısından gelenekçi-liberal kesim daha tercih edilebilir bir seçenektir. Örnek vermek gerekirse Türkiye savunma sanayine çağ atlatan Selçuk Bayraktar gelenekçi-liberaldir. 1950 sonrasında zenginleşerek burjuvalaşan ve Türkiye ekonomisine katkı sunan Anadolu Sermayesi de Gelenekçi-liberaldir. Devletçi-seçkinci kesim ise daha çok devlet destekleri ve imtiyazları ile kendi sermayesini oluşturmuştur. Gelenekçi-liberal sermaye daha rekabetçidir, uluslararası pazarlara açılmaya daha meyillidir, küresel gelişmeleri daha yakından takip eder. Devletçi-seçkinci sermaye için ise Türkiye içinde kalmak, devlet imtiyazlarından yararlanmak yeterlidir. Bu nedenle uluslararası pazarlara açılmaya daha mesafelidirler. Türkiye’nin ekonomik büyümesine daha fazla katkı sunabilecek sermaye gelenekçi-liberallerdir.

Gelelim günümüze. Gelenekçi-liberal kesim 2002’den beri siyasi iktidarı elinde tutmaktadır. Bu zaman zarfında ekonomik göstergeler Türkiye tarihinin geçmiş dönemlerine göre daha olumlu ilerlemiştir. 2002 yılında Türkiye’de kişi başına düşen milli gelir 3608$ iken 2025 yılında bu rakam 18040$ olmuş yani yaklaşık 5 katına çıkmıştır. Böyle bir büyüme trendi Türkiye tarihinde daha önce görülmemişti. Bu aslında ekonomi yönetiminde gelenekçi-liberal kesimin daha başarılı olduğunu, devletçi-seçkinci zihniyetin ise başarısız olduğunu net biçimde göstermektedir.

Siyasette gelenekçi liberallerin hâkim olmasıyla beraber ekonomik ve sosyal hayatta gelenekçi liberaller daha fazla hareket imkanı bulmuştur. Bazı sektörlerde gelenekçi liberaller iş bulabilmeye başlamıştır. Devletçi- seçkincilerin kale olarak nitelendirdiği medyada gelenekçi liberallerin de iş bulabildiği, televizyonlara çıkabildiğini görüyoruz. Kamu kurumlarının önemli mevkilerinde artık hem devletçi-seçkinciler hem de gelenekçi-liberaller yer alabiliyor. Gelenekçi liberal kesimin dışlayıcı kurumlar kurmaması nedeniyle Devletçi-Seçkinci zihniyet halen bazı alanlarda egemenliğini sürdürmektedir. Oysa Acemoğlu’na göre Batı dışındaki toplumlarda iktidara gelen yeni gruplar kendilerini öne çıkaran yeni dışlayıcı kurumlar oluştururlar. Türkiye’de bu olmamıştır. Devletçi-Seçkincilerin hegemonyası bazı alanlarda devam etmektedir. Devletçi-Seçkinci zihniyete sahip özel sektör halen işe alımlarda gelenekçi-liberalleri dışlamaktadırlar. Parasını ödediği evlerin sitelerinde kadınlar haşema ile havuza girememektedir. Boğaziçi üniversitesinde Devletçi-Seçkinci öğretim üyeleri de elde ettikleri gücü kaybetmemek adına mesai saatleri içinde üniversite bahçesine çıkarak ayakta durmaktadırlar. Öğrencileri, rektörlük aleyhine kışkırtmaktadırlar. Yeni dönemde göreve başlayanları “Paraşüt” diye isimlendirerek tahkir ve tezyif etmektedirler. Nitekim bazı öğrenciler mezuniyet törenlerinde yeni öğretim üyelerine saygısızlık yapmışlardır. Yoksa Oxford Üniversitesi’nde (THE sıralamasına göre Dünya’da 1. sırada) doktora sonrası araştırma yapan Jaan İslam’a veya Indiana Üniversitesi’nden gelen (THE sıralamasına göre Dünya’da 198.sırada) Yasin Ramazan Başaran’a veya Dünya’da üst sıralarda bulunan üniversitelerden gelen diğer öğretim üyelerine saygısızlık yapmanın savunulacak yanı yoktur. Zaten 2023 yılında THE sıralamasında 801-1000 arasında yer alan Boğaziçi üniversitesi, 2026 yılında sıralamadaki yerini 401-500’e kadar yükseltmiştir. Demek ki 'paraşüt' diye küçümsenen o değerli öğretim üyeleri, Boğaziçi Üniversitesi'ni dünyanın en iyi 400-500 üniversitesi arasına sokmayı başarmışlar. TV dizileri ve sinemada halen muhafazakâr kesim insanları baskıcı, eğitimsiz, manipülasyona açık, aydınlanma ihtiyacı duyan kişiler olarak gösterilmektedir. Büyük plazalarda ve çok uluslu şirketlerin Türkiye ofislerinde gelenekçi-liberallerin önüne “kurumsal kültür” bahanesiyle görünmez cam tavanlar konulmaktadır. Yeditepe Üniversitesi’nde hukukçuların mezuniyet töreninde “Emrolunduğu gibi dosdoğru ol” ayetinin kaldırılmaya çalışılması, önünün kapatılmasını da bu açıdan değerlendirmek gerekli. Normalde adaletin temsilcisi olan bir hukukçunun bu ayeti kesinlikle özümsemesi gerekir. Ancak hukuk alanında tekel olarak kalmak isteyen ve bu alanda gelenekçi liberallerin rekabeti ile karşılaşmak istemeyen Devletçi-Seçkinciler böyle bir tepki vermişlerdir ki bu da halen dışlayıcı tavırlarının devam ettiğini göstermektedir. Bu tavırları da fırsatını bulduklarında gelenekçi-liberalleri eskisinden daha beter biçimde ezmeye, dışlamaya çalışacakları yönündeki kuşkuları artırmaktadır.

Devletçi-seçkinci kesimin gelenekçi-liberal kesim üzerine olan baskısı, dışlamacılığını engellemek için ne yapmalı? Öncelikle Millî Eğitim’den başlamalı. Bu açıdan Millî Eğitim Bakanımız Yusuf Tekin’in çalışmaları önemlidir. Uzun yıllar Devletçi-seçkincilerin şekillendirdiği ve gelenekçi-liberalleri kötü gösteren müfredatın değiştirilmesi olumlu bir adımdır. Kavramların değişmesiyle beyinler daha özgür olur, dışlayıcılık azalır. Adalar Denizi’ne Ege Denizi diyen zihniyet Yunanistan’ı dost zanneder ve dikkatli olunması gerektiğini düşünen zihniyeti dışlamaya çalışır.

Sürdürülebilir ekonomik büyüme, devletçi-seçkincilerin baskısının ve kurdukları dışlayıcı kurumların tamamen ortadan kaldırılması ile mümkündür. Yoksa 2002 yılı sonrası elde edilen ekonomik büyüme performansı sürdürülemez.