15 Temmuz 2016 hain kalkışmanın bedeli ve darbelerin Türkiye ekonomisine etkileri hakkında konuşacağız. Bazen rakamlar, kelimelerden daha etkilidir ve bize bazı şeyleri daha iyi anlatır. İktisatta buna sıkça tanık oluruz. Bunun için aşağıdaki tabloda kişi başına milli gelir rakamlarımızı ele aldık. Hain kalkışmanın bir sene öncesinden yani 2015 yılından başladık.

Tablo. Kişi başına Türkiye GSYİH ($)

Yıl

Kişi Başına Düşen Milli Gelir ($)

2015

11,064

2016

10,984

2017

10,756

2018

9684

2019

9395

2020

8798

2021

9981

2022

10,897

2023

13,375

2024

15,892

2025

18,599

Kaynak: Worldbank data

Tablo aslında net biçimde gösteriyor. 2002 yılından 2015 yılına kadar kişi başına milli gelirimiz düzenli biçimde hızlı artış gösterdi. 2016 yılında ise düşüş gösteriyor ve bu düşüş eğilimi 2020 yılına kadar sürüyor. Yani 2016 yılında gerçekleşen hain darbe girişimi kişi başına milli gelirimizi 2020 yılında 9000$’ın bile altına indiriyor. 2020 yılında Covid19 pandemisi ve sonrasında Rusya-Ukrayna savaşı, İsrail’in bölgedeki saldırganlıklarına rağmen milli gelirimiz 2020’den sonra artış göstermiş. İlk bakışta bu hain darbe girişiminin etkilerinin 2021 ve sonrasında atlattığımızı söyleyebilirsiniz ama işi farklı yönden alalım. İktisatta fırsat maliyeti dediğimiz bir kavram var. Eğer hain darbe girişimi olmasaydı 2002-2015 yılları arasındaki milli gelir artış hızımız muhtemelen aynı biçimde devam edecekti. Bu trend devam etseydi kişi başına milli gelirimiz 2026 yılında ne olacaktı, biliyor musunuz? 30,000-35,000$ civarında olacaktı. Yani Çekya, Estonya, Japonya, Güney Kore gibi ülkelerin kişi başına milli gelirine aşağı yukarı eşit olacaktık. Yunanistan, Macaristan, Polonya, Romanya, Slovakya gibi ülkeleri de geride bırakmış olacaktık. Bu da hain darbe girişiminin nelere mal olduğunu net biçimde anlatıyor.

2015 yılında Türkiye’de enflasyon sadece %7,7. Muhtemelen Covid19 pandemisi sırasında bir nebze yükselebilirdi. Zira o süreçte tüm ülkelerde yükseldi. Ancak daha sonra enflasyon tekrar düşecekti ve muhtemelen yine %10 altında bir enflasyonla karşı karşıya kalacaktık. 2025 yılı enflasyonu ise %34,9 olarak gerçekleşti. Güncel rakam da %30’un üzerinde.

Demek ki rakamlar hain darbe girişiminin Türkiye ekonomisini olumsuz etkilediğini gösteriyor. Eğer hain darbe girişimi olmasaydı ortalama AB üyesi ülkeleri kadar refah içerisinde olabilecektik.

Şimdi askeri darbelerin ekonomiyi nasıl olumsuz etkilediğini açıklayalım. Ekonominin temeli güvene dayanır. İnsanlar ekonominin iyiye gideceğine inanırsa yatırım yapar, fabrika açarlar. Fon sahipleri düşük faiz oranıyla borç vermeye razı olurlar. Ancak ekonomide risk olduğunu düşünürlerse ülkeye yatırım yapmazlar. Ülkedeki yatırımlar için kredi vereceklerse riskli olduğunu düşünürler ve yüksek faiz oranıyla borç verirler. Yatırım yapacak girişimciler de para kazanamama, mallarına el konması gibi riskler nedeniyle yatırım yapmazlar. Askerin ülkeyi yönetmesi kadar riskli bir durum da yoktur. Yatırım yapılmazsa yani yeni işyerleri açılmazsa işsizlik düşmez. Hatta açılmış bazı işyerleri de girişimcilerin korkması nedeniyle kapanır. Aynı anda tüketiciler de ekonomiye güven duymadıkları için tüketimlerini kısarlar. Toplam talep düşer. Talep düşünce iş yapamayan bazı işyerleri kapanır, işsizlik artar. İşsizliğin artması toplam talebi daha da düşürebilir. Felaket senaryosu böyledir. Bu süreç girişimciler, tüketiciler ve iktisadi aktörlerin tekrar ekonomiye güven duymasına kadar devam eder. Ama işin daha da kötü yanı şudur. Bir ülkede askeri darbe olduysa insanların güveninin geri gelmesi o kadar kolay olmaz. En zor kazanılan şey güvendir. Bu arada uluslararası kurumların ve diğer ülkelerin boykotlarını, CDS primlerini daha yazmadık. Kısaca pek çok nedenden dolayı askeri darbeler ekonomiyi olumsuz etkiler.

Türkiye açısından şanssız olduğumuz nokta ülkemizde çok sayıda askeri darbelerin yaşanmış olmasıdır. 1960 askeri darbesinden sonra Talat Aydemir iki defa daha darbe yapmaya çalışmıştır. 1971 Muhtırası verilmiştir. 12 Eylül 1980 darbesi yapılmıştır. 28 Şubat 1997 ve 2007 muhtıralarını son olarak da 2016 kalkışmasını düşünün. Geçen yazımızda Devletçi Seçkincilerin seçimlerde başarısız olduğunda askeri darbeler ve devlette vesayetçi anlayış sayesinde egemenliklerini devam ettirmelerini anlatmıştık. Ne yazık ki Türkiye’de askeri darbe yapmaya meyilli olan kesim (Devletçi Seçkinciler ve FETÖ gibi terör örgütleri) bulunmaktadır. FETÖ elebaşı ölmüştür ancak Adalet bakanımız FETÖ terör örgütünün halen etkin olduğunu belirtmiştir. Devletimiz de FETÖ terör örgütüne operasyonlar yapmaktadır.

Darbelerin bir özelliği de darbe yapanların mal varlıklarında açıklanamayan artışlar ve hareketler olmasıdır. 12 Eylül ve 28 Şubat darbelerini gerçekleştiren generallerin mal varlıkları daha sonra MASAK raporları tarafından belirlenmişti. Kadıköy, Bakırköy, Beşiktaş, Mecidiyeköy, Bodrum, Çankaya, İzmir, Manavgat gibi yerlerde darbeci generallerin çok sayıda gayrimenkulü belirlenmişti. 1960 darbesinde Merkez Bankasının uçak dolusu altını bulunduğu, Demokrat Partililerin bu altını yurtdışına kaçıracağı iddiaları gazetelerde yer almıştı. Nedense darbe gerçekleştikten sonra Merkez Bankasının altın rezervleri hakkında yayınlar aniden kesiliverdi. Ya gazeteler iftira atmıştı ya da altınlar bir anda birileri tarafından İndira Gandi… 28 Şubat generalleri emeklilikleri sonrasında batık bankaların yönetim kurullarına ballı maaşlar ile alınarak servetlerine servet katmışlardı. Askerin bankalarda yönetim kuruluna hangi liyakatleri ile seçildiğini siz düşünün. Böylece 2001 ekonomik krizi meydana gelmişti. Siz hiç hayatını kıt kanaat, ortalama bir vatandaş gibi tamamlayan bir darbeci general gördünüz mü? Demek ki bu kalkışmaların arkasında sadece ideolojik değil, gayet 'duygusal' ve maddi motivasyonlar da vardı.

Bu askeri darbelerde yurtdışından alınan desteklerin de önemli payı bulunmaktadır. Coğrafyamızı düşünelim. Yukarı tarafta Rusya-Ukrayna var. Doğumuzda Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, İran var. Güneyimizde Suriye, İsrail, Irak var. Batıda ise Yunanistan ve Bulgaristan var. Tüm ülkeler ya kendi aralarında sorunlu ya da ülkemizle sorunludur. Komşularımızın petrol ve doğalgaz açısından zengin olması da işimizi zorlaştırmaktadır. Yani bu bölgenin yeraltı zenginliklerinde gözü olan ABD ve İsrail gibi ülkeler bölgede sakin bir ortam istememektedir. Rusya’nın gözü Gürcistan, Ermenistan, Azerbaycan, Ukrayna ve boğazlar üzerindedir. Hepsinin istihbarat örgütleri bir işler karıştırmaktadır. Yani Norveç, İzlanda gibi Uskumru balıklarına komşu bir ülke değiliz. Doğal olarak yabancı istihbarat servisleri zaman zaman darbelere destek olmaktadır.

Sözün kısası sürekli gözümüz açık olmalıdır.