Merhaba Değerli Okurlarım,
Bu hafta sizlere İstanbul’dan sesleniyorum. Evvelki gün Üsküdar’a düştü yolumuz. Marmaray’dan indiğimizde sahilden Paşa Limanı Caddesi boyunca yürümeye başladık. Denizin dalgalarından yükselen ses, martıların çığlıklarıyla bir musikiye dönüşürken, hemen yanı başımızdaki trafiğin gürültüsü, birbirine zıt gibi görünse de İstanbul’un kendine has musikisini oluşturuyordu.
Bütün bu seslerin arasında gözlerimi, bir masal izlenimi veren denizin lacivert renginden alamadım. Sanki deniz, gökyüzünün derinliğini içine çekmiş, İstanbul’un bütün yorgunluğunu dalgalarıyla kıyıya bırakıyordu. Sahilde oltalarını sessizce suya bırakan balıkçıların oluşturduğu manzara ise seyre değerdi.
Niyetimiz Kuzguncuğa gitmekti. Bir mola vermek, biraz nefes almak için H Yayınları’nın-Kitap kahve mekânına gidelim dedik. Üsküdar’a gelip oraya uğramadan geçmek olmazdı. Kitaplarını severek okuduğum Mustafa Tatcı Hoca’yı da orada görmek Güzel bir tevâfuk oldu. Yine taşıyamayacağım kadar kitap almışım farkında olmadan. Bizimkiler benim oradan ayrılamadığımı fark edince, beni kitapçıda bırakıp Kuzguncuğa devam ettiler.
Kitapları, duvardaki tabloları, birbirinden güzel hat eserlerini büyük bir zevkle seyretmeye daldım. Bir Allah dostu, “Kitaplara bakmak ibadettir.” demişti. Herhâlde en çok huşû ile yaptığım ibadetlerden biri kitapları seyretmek olmuştur. Tek tek isimlerini okumak, muhtevalarını anlamaya çalışmak, hayatta en çok zevk aldığım işlerden biridir.
Mustafa Tatcı, Yunus Emre üzerine kırk yılı aşkın süredir araştırmalar yapan, bu alanda yüzlerce esere imza atan mühim bir isim. Fakat onun hizmeti yalnızca Yunus Emre ile sınırlı değil. Türk-İslâm irfan geleneğimizi yoğuran nice gönül erini, kaleminden dökülen eserlerle yeniden gündeme taşıyan ve adeta ihyâ eden kıymetli bir araştırmacı. Ortaya koyduğu eserlerin tamamını burada zikretmem elbette mümkün değil. Kastamonulu erenler üzerine de önemli çalışmalar yapan Tatcı, Şeyh Şaban-ı Velî’den, Taşköprülü Hasan Ünsî’ye, Yahya’yı Şirvâni’den, Mısr-i Niyazi’ye kadar nice gönül sultanının hayatını, eserlerini ve irfan dünyasını günümüz insanıyla buluşturdu.
Biraz sohbet ettik. Söz dönüp dolaşıp Kastamonu’ya geldi. Kastamonu’nun böylesine zengin bir irfan mirasına sahip olmasına rağmen, bu değerlerin hak ettiği ilgiyi yeterince görmediğinden söz açıldı. Doğrusu, bu sözler üzerinde düşünmemek mümkün değildi. Zira bir şehrin taşında, toprağında ve tarihî yapılarında uyuyan mânevî zenginliğini uyandıran gönül erlerine gereken ihtimam gösterilmeliydi.
Benim uzmanlık alanım eğitim felsefesi olduğu için ben bu kadar velûd bir yazar nasıl olunur? Bir insan bir ömre bu kadar eseri nasıl sığdırabilir? Sorusuna odaklandım. Bunu kıymetli yazarımıza sormadım. Çünkü zaten takip ettiğim bir yazar olduğu için o bilgilere vâkıftım. Kıymetli yazarımızın hayatı, şahsiyeti ve eserleri üzerine Yasin Şen tarafından kaleme alınan yeni kitabı H yayınlarından çıktı. Ben kitabı görür görmez aldım. Henüz okuyamadım. Fakat Mustafa Tatçı’nın sayfasında yayımladığı alıntılar sanırım bu kitaptan olacak. Hepsi de dönüp dolaşıp eğitime odaklanınca, e uzmanlık alanım da eğitim felsefesi olunca, bu müstesna yazıları paylaşmadan edemedim. Buyrun size eğitimimizin yüzlerce yıllık felsefesi... Sözü sahibine – Mustafa Tatcı’ya – bırakalım.
“...Diyeceğim şu ki biraz mecburiyetten biraz da çocuk Mustafa’nın yetişmesi için olacak, anamın bana altı yaşından itibaren yüklediği bu yük, müthiş bir özgüven geliştirdi fakirde. Anamın benim üzerimdeki uyguladığı bu terbiye metodu, Batıdaki adı sanı duyulmuş hiçbir pedogugun ve psikologun yanından bile geçemeyeceği bir nezaket, nezafet ve şuur taşır. Bunun sebebini hiç şüphesiz elinizdeki bu kitabı okuyup bitirince anlayacaksınız. Bu terbiye usulünün içinde Yesevîlerin, Yunusların, Şabân-ı Velîlerin, Niyâzî-i Mısrîlerin hâl haline getirdikleri tasavvuf kültürü vardı. Anamın, nenemin ve dahi bütün ceddimin hamurunu Yunus Emre yoğurmuştu. Bendeniz ve kardeşlerim, anam, nenem ve dedem tarafından “yaşarken eğitildik!... Hasılıkelâm, anamın bana evin yükünü yüklemesi, yani yükümlülük vermesi, bendenizin yetişmesinde geleceğe hazırlanmasında fevkalade önemli bir rol oynadı. Lisede, üniversitede ve sonrasında ayaklarımızın üzerinde durabildiysek bunun sebebi anamdır...
Anam, ninelerim ve dedelerim… Dedim ya, seferberlik kokusu içlerine kadar sinmiş insanlardı. Şimdiki nesil yokluktan nasıl varlık çıkacağını bilmez. Onlar yokluktan var olmuş insanlardı. Dedemi daha önce bir nebze anlatmıştım. Yuvayı dişi kuş yapar derler ya hakikaten öyledir. Ninem de dedem gibi seferberlik yıllarının yetim çocuklarından biridir. O da gözü kapıda baba bekleyen, acıkınca parmağını emerek büyüyen bir yörük kızıydı. Küçük yaşta evlendirilmiş, dedem gibi merhametli, çalışkan ve güvenilir bir kocaya gelin gelmişti. Dedemin üç dört senede bir aldığı mess ayakkabısını yahut fistanlık basmayı: ‘Daha önceki eskimediydi ya Hacı!’ diyerek tevazu gösteren âbide gönüllü nenem…
Bizim köyde anamın ve nenemin zamanında çocuklar başka türlü eğitilirdi. Anamdan, babamdan nenem ve dedemden dahası mahalledeki komşularımdan görerek öğrendiğim terbiye, bilhassa çocuk terbiyesi farklıydı. Çocuk emeklemekten yürümeye geçtiği yani “tay tay” ve “attaya gitme” devresinden yeni kurtulduğu andan itibaren ailenin işlerine, daha doğrusu hayata dahil olurdu... çocuk “sisteme entegre” olurdu. Şimdilerde Batı özentisiyle kültürümüze deli gömleği giydirmeye çalışan psikologların göz ardı ettikleri bu hadise yani çocuğun ailede ve mahallede eğitimi meselesi fevkalade mühimdir ve bunu güncelleyip hayatımıza sokmamız gerekmektedir. Rahmetli köylüm Özay Gönlüm’ün ‘Asmam çardaktan, suyum bardaktan!’ türküsünde dediği gibi çocuğun asma altında suyunu Karacasu veya Kızılhisar bardağından kendi doldurup içecek hale gelmesi gerekir. Çocuk bunu yapabildi mi ailenin işlerine yardımcı olmak için hazırdır artık. Onun işe başlama yaşı 2.5, bilemedin üçtür vesselâm. Ailenin yaptığı iş çocuk için oyunun bir parçasıdır. Zaten dünya bir oyun sahnesi değil midir? Allah’ın varlık sahnesine koyduğu oyuncuların her biri büyük oyunun bir figüranı değil midir? Çocuk suya “dümme” veya “büüüm”, ekmeğe “mama” dediği anda oyuna dahil olmuştur artık. Aile tütün işi mi yapıyor, bağ bağçe işleriyle mi uğraşıyor, esnâf mı, evde dokuma tezgahı mı var, koyun mu güdülecek ila âhir. Her ne iş yapıyorsa çocuk ayağa kalktığından itibaren bir şahsiyettir ve ailenin oynadığı oyunun sahnesinde yerini almış, sisteme dahil olmuştur artık.
Burada detaya girmeden belirteyim, geldiğimiz noktada aile ortamında bir genç mesela 35 yaşına gelmiş ama hala anasının babasının bankamatiğiyle yaşıyor durumdadır. Sonra lüzumsuz bir üniversite diploması almış eline ve hiçbir işe yaramıyor. Otuz-otuzbeş yaşındaki gencin elinde bir de yüksek lisans diploması var ama eline bir şey yakışmıyor… Şurada bir çay demle iki bardak çay getir desek getiremiyor. Hasılı bir baltaya sap olamadığı gibi sorunca çok stresliyim, bana dokunma diyor. Kapalı mekanlarda apartman dairelerinde yetiştirdiğimiz bu gençleri hayatın içine sokmadığımız müddetçe verimli hale gelemeyecektir kanaatindeyim. Şimdi dönüp bakıyorum da Biz ailemizden dedelerimizden ve nenelerimizden her ne gördüysek tatbik ederek geldik. Çocuk terbiyesindeki bu noksanlığımızı –apartman hayatını milli bir sisteme dönüştürerek- gidermemiz gerekir.”
Eğitimin bizim kültürümüzde yaşayan bir olgu olması Türk-İslâm geleneğimizin ortaya koyduğu canlı, dinamik bir yapıydı. Batı kültürü teorik ve soyut bilgiye sahiptir. Geçtiğimiz günlerde İslâmiyeti seçen Avrupa’lı bir hanımefendi ile tanışmıştık. Bozuk Türkçesiyle bana şöyle demişti: “Biz biliyoruz ama yaşamıyoruz; siz yaşıyorsunuz ama bilmiyorsunuz.” Sanırım üzerinde uzun uzadıya düşünmemiz gereken bir husus... Fatmanalar (Mustafa Tatcı’nın annesi), Sabihanımlar (Sabri Tandoğan’ın annesi) Anadolu irfanının temsilcileriydiler. Bilgiçlik taslamadılar. Ama hayatı, insanı derinden kavradılar. İnsana bir pedagog hassasiyetiyle yanaştılar. Çocuklarını yaşadıkları çağın ötesine taşıdılar. Onların hayatı eğitim fakültelerinde pedagoji derslerinde incelenmeli... velhâsıl bizim medeniyetimizde bilgi yaşamın içinde gerçekleşen somut ve dinamik yapıya sahipti. Biz bunu yıkıp, soyut kavramlarla oyalanan Batı düşüncesinin bize uymayan felsefesini uygulamaya çalıştık.
Batı düşüncesinin bize uymayan yönünü de kıymetli edebiyatçımız Samiha Ayverdi, çok güzel izah ediyor. Ona da yüksek lisans tezimde ele aldığım yönüyle kulak verelim:
“Samiha Ayverdi, toplumların karakter yapısını ve medeniyetlerin dayandığı temel değerleri irdelerken, Batı ve İslâm medeniyetleri arasındaki temel farklılığa dikkat çeker. Ona göre Batı medeniyetinin temelinde retorik, yani ikna ve galebe çalma anlayışı bulunurken, İslâm medeniyeti hakikati merkeze alır. Ayverdi, bu düşüncesini şu sözlerle ifade eder: “Batı medeniyeti kaynağını Yunan retoriğinden alır ki bu da aldatmaya ve galebe çalmaya dayanır. Oysa İslam medeniyeti Hakkı merkeze alır. Hak kelâmını yüceltmek gibi ulvi bir amaca hizmet eder. Bu medeniyetin insanının amacı, insanlığa yakışmayan hırs ve zaaflardan arınmış insanı bulmak, onun insanlık mirasına konmak, dünyaya geliş ve gidişin gâyesine uygun yaşamaktı. Bu gayeye uygun bir kültür geliştirmişti” (Ayverdi, S. 2014, Millî Kültür Meseleleri ve Maârif Dâvâmız).” Üzerinde uzun uzun düşünülmesi gereken bir husus.
21. yüzyıl felsefecilerinden MacIntayer, toplumların mitolojilerinin araştırılması ve sorgulanması gerektiğini söylüyordu. Çünkü toplumların karakteri o doğrultuda şekil alıyor.
Bu konu da üzerinde uzun uzun kafa yormamız gereken bir husus. Biz sözü burada bitirelim. Anlayana sivri sinek saz, anlamayana davul-zurna az diyelim...
Martı çığlıkları trafiğin gürültüsüne karışırken, İstanbul’un bir yaz gününün daha sonuna geldik. Sıcak hava, yerini akşamın tatlı serinliğine bırakırken, güneşi uğurluyoruz. İstanbul’un denizi gibi lacivert bir akşama merhaba diyoruz... Esen kalın..