Geçen hafta yıllık iznimi yurtdışında geçirdiğim için sizlerle beraber olamadım. Yurtdışında Budapeşte, Viyana, Prag, Dresden, Karlovy Vary, Cesky Krumlov gibi şehirleri gezerken yaptığım gözlemler bu haftalık yazımın konusunu çıkardı. Tabi işe iktisatçı mantığı ile bakacağız.
İşe önce Macaristan, Avusturya ve Çekya ekonomileri hakkında kısa bilgi vererek başlayalım. Aşağıdaki tabloda Dünya Bankası verilerine göre bu ülkelerin 2025 yılında kişi başına düşen milli gelirleri Dolar cinsinden verilmiştir.
Tablo. Ülkelerin Kişi Başına Düşen Milli Gelir (2025, US$)
|
Ülke |
Kişi Başına Düşen Milli Gelir |
|
Avusturya |
62,930 |
|
Çekya |
35,917 |
|
Macaristan |
25,907 |
Her üç ülke de 18,600$ kişi başına milli geliri olan ülkemizden daha yüksek kişi başı gelire sahip. Öyle Macaristan ve Çekya’yı küçümsemeyin. Bu gelir seviyeleri Dünya Bankası sınıflandırmasına göre yüksek gelirli ülkeler sınıfında yer almaları için yeterli (son iki yılda biz de yüksek gelirli ülkeler sınıfına girdik). Yani Çekya ve Macaristan öyle fakir falan değiller. Aralarında en düşük kişi başına düşen gelire sahip olan Macaristan’a yakınız. Eğer Satın Alma Gücü devreye girerse Macaristan’a daha da yaklaşıyoruz. Satınalma gücü paritesine göre 2025 yılında Macaristan kişi başına düşen milli geliri 49,837$ iken Türkiye’nin 45,285$. Yani refah seviyesi olarak Macaristan’a çok yakınız.
16 sene önce de Budapeşte’ye gitmiştim. O zamanlar sokakta yatan birilerine rastlamamıştım. Bu sefer otelimizin biraz ilerisinde bulunan parkta iki kişi yatıyordu. Prag’ta tipsiz, kötü giyinen çok sayıda kişi gördüm ama evsiz olup olmadıklarından emin değilim. Aralarında en zengin olan, hatta Dünya’nın sayılı refahı yüksek ülkelerinden biri olan Avusturya’da ise durum farklı. Kötü giyinen, evsiz intibası veren bir kişiye rastlamadım. Tabi burada gezdiğimiz yerlerin turistlerin bol olduğu nezih semtler olduğunu belirtelim. Farklı semtlerde evsiz ve kötü giyinenlerin olma ihtimali var.
Her üç şehirde de mimari yapılar birbirine benziyor. İçinden Drakula çıkacakmış gibi görünen Gotik; Renkli ve gösterişli barok mimari eserlerini görebiliyoruz. Adamlar, pagan Roma ve Yunan medeniyetinden geldikleri için çok sık heykel, resim yapmışlar. Eski taş yapılarını, tarihlerini korumuşlar. İçlerinde en zengini Avusturya’da binalar dikkat çekici biçimde beyaz. Macaristan ve Çekya’da ise taş binalarda kararmalar mevcut. Bunun nedeni Avusturya’da belli aralıklarla binaların dış cephelerinin temizlenmesiymiş. Zengin oldukları için Belediyenin koyduğu dış cepheleri temizleme kuralına uyuyorlar ve bunun için de binaları bembeyaz. Görece daha az zengin olan Macaristan ve Çekya’da ise binaların dış cephelerinin belli aralıklarla temizlenmesi işi biraz geri planda kalmış. Her üç ülkede de dikkat çekici tarihi yapılar mevcut. Ancak bu ülkeler uzun süre Avusturya- Macaristan imparatorluğunun egemenliğinde kalmış. Avusturya- Macaristan imparatorluğunun başkenti de Viyana olduğu için Viyana’da binaların şatafatı, gösterişi daha fazla. Habsburg hanedanı doğal olarak yaşadıkları Viyana’ya daha fazla yatırım yapmışlar.
Krallarının saraylarını gezdiğimizde Osmanlı padişahlarının oldukça mütevazı bir ortamda yaşadıklarını, Topkapı sarayının Avrupa kral saraylarına göre oldukça mütevazı olduğunu görüyoruz. Adamlarda işleyiş şu. Avusturya-Macaristan imparatoru, Fransız kralının Versay sarayını görüyor. “Benim ondan neyim eksik! Ben ondan daha lüks yaşamalıyım” deyip daha lüks saray yapmaya çalışıyor. Rus Çarı onlardan görüp Saint Petersburg’ta onlardan daha lüks saray yapmaya çalışıyor. Sonra Lehistan kralı Varşova’da daha lüks saray yapmaya çalışıyor. Bu böyle gidiyor. Yani hepsi birbirinden görüp lüks saraylar yapıyorlar. Bunların saraylarını görünce ecdadımızı (Osmanlı İmparatorları) saygıyla anmamak mümkün değil. Allah (cc) hepsine rahmet eylesin.
Garip gelecek ve belki de inanmayacaklar çıkacak ama şehirler arası yollar, Türkiye’den oldukça geride. Çok sık bölünmemiş yollara rastladık. Yani karşıdan otomobil geldiği için sollayamıyorsun. Bölünmüş yolların da büyük çoğunluğu iki şeritli. Yani üç şeritli bölünmüş yola neredeyse hiç rastlamadık. Gezdiğim ülkelerden Çekya, Avrupa’nın en çok otomobil üreten ülkelerinden biri. Volkswagen’e bağlı Skoda’nın üretim merkezi Çekya. Toyota ve Hyundai üretim tesisleri Çekya’da bulunuyor. Şöyle anlatayım. 10 milyonluk Çekya, Türkiye ile aşağı yukarı eşit miktarda otomotiv üretiyor. İşte böyle bir ülkede karayolları kapasitesi ve kalitesi Türkiye’den daha geride. Dünya’nın sayılı zengin ülkelerinden Avusturya’da bile yollar, Türkiye’den daha geride. Bu dikkatimi çekti. Bir de hiç makas atan otomobile rastlamadım. Bizde her uzun yol seyahatimde mutlaka birkaç tane makas atan otomobile rastlarım.
Ama şehir içi toplu taşıma imkanları bakımından ise durum tam tersine dönüyor. Budapeşte, Viyana ve Prag şehirlerinin üçünün de nüfusu 2 ile 3 milyon arasında. Ama bu şehirlerde 3 ile 6 arasında metro hattı, 25 civarında tramvay hattı var. Şehir içinde gezerken birkaç kez metro ve tramvay hatlarını kullandım ve yoğunlukla, kalabalıkla karşılaşmadım. Eğer bu şehirleri görmek isteyen olursa 24 saatlik ve 72 saatlik ulaşım kartları alarak şehir içinde rahatlıkla gezebilirler. Türkiye’de nüfusu 2 ile 3 milyon arasında değişen şehirlerde ise sadece birkaç metro ve tramvay hatları var. Onlar da 2000 yılı sonrası yapıldı. Örneğin; Budapeşte’de Tuna nehri altından geçen M2 metro hattını 1950’li yıllarda yapmışlar. Normal metro hatlarının ilkleri genelde 1900’lerin başlarında yapılmış. Haliyle 1900’lerde metro yapmaya başlayan şehirlerle 2000’li yıllarda metro yapmaya başlayan şehirler aynı olmuyor. Halbuki Dünyanın ikinci metrosu 1875 yılında İstanbul’da yapılmış ama sonra Türkiye’de 2000’lere kadar metro, tramvay hattı inşaatı yapılmamış.
İçlerinden en zengin olanın hatta Dünya’nın en zengin ülkelerinden birinin Avusturya olduğundan bahsetmiştik. Avusturya’da her tepe başında rüzgar santralleri yapılmış. Hidro elektrik santrallerini de devreye sokunca enerji ihtiyacının %80’ini yenilenebilir kaynaklardan elde ediyor. Bu rakamla Dünya’da lider ülkelerden biri. Şöyle söyleyeyim. İzmir civarına gidenler bilir. Her tepe başında birkaç tane rüzgar santrali vardır ve Türkiye olarak bununla gurur duyuyoruz. İşte Avusturya’da rüzgar santralleri de aynı biçimde. Türkiye elektriğinin %11’ini; Avusturya’da elektriğinin %12’sini rüzgar enerjisinden sağlıyor. Yenilenebilir enerji kaynaklarından elektrik enerjisinin yaklaşık %80’ini karşılıyorlar. Özellikle de Hidroelektrik santral altyapısı nedeniyle Avrupa ve Dünya’nın yenilenebilir enerji alanında lider ülkelerinden biri Avusturya. Enerji açısından sıkıntı yaşamamaları; makine, otomotiv yan sanayi ve kimya endüstrilerinin gelişmesine, dolayısıyla ülkenin zenginleşmesine imkân sağlıyor. Türkiye’yi merak edeceksiniz. Onu da söyleyeyim. Türkiye elektrik ihtiyacının yaklaşık %45’ini yenilenebilir kaynaklardan sağlıyor. Bu oran Hollanda, İtalya, İngiltere, Romanya gibi ülkeler ile aynı. Belçika, Slovenya, İrlanda, Fransa gibi ülkelerden ise daha yüksek orana sahibiz. Sıralamada iyi de değil, kötü de değiliz. Ortalardayız. Ama Türkiye’nin toplam elektrik kurulu gücünde yenilenebilir payı ise %62'nin üzerinde ve bu da elektrik üretiminde yenilenebilir payının önümüzdeki dönemde hızla artacağını gösteriyor. Yani Avrupa sıralamasında yukarılara tırmanma potansiyelimiz hayli yüksek.
Fiyatlara gelelim. Kastamonu lokanta ve kafelerine kıyasla üç ülkedeki kafe, restaurant fiyatları daha yüksek. Zaten iktisat teorisine göre zengin ülkelerde dış ticarete konu olmayan sektörlerde fiyatlar da daha yüksek olur (Balassa- Samuelson Etkisi). “Hocam bu şehirlerle Kastamonu’yu kıyaslama. Çünkü bu şehirler ülkelerinin turizm merkezi olan şehirler. Bu şehirler ile İstanbul, Antalya gibi turistik merkezlerdeki kafe fiyatlarını kıyasla” diyebilirsiniz. Doğrudur ama İstanbul, Ankara fiyatlarını bilmediğim için kıyaslama yapamadım. Şunu da söyleyeyim. Tur rehberi Dresden şehrinin çok ucuz olduğunu, alışveriş için ideal olduğunu bize söyledi. Ama tur özellikle de hanımlar büyük bir iştahla Dresden AVM ve sokaklarına alışverişe koştular. Sonra 40 kişilik turda sadece bir kişi parfüm, bir kişi bavul, bir kişi de tişört aldı. Genel kanı Türkiye’deki fiyatlarla aşağı yukarı aynı fiyatlar olduğu hatta çoğu malın Türkiye’de daha ucuz olduğu yönünde idi. Bizim hanım da aynı fikre sahipti. Zaten ucuz olsa 40 kişi çok daha fazla alışveriş yapardı. Tur rehberi de muhtemelen Avrupa’daki diğer şehirlere kıyasla Dresden’in ucuz olduğundan bahsetti. Ama özellikle de hanımlar mehter marşı ile Dresden’e gidip İzmir marşı ile alışveriş yapamadan döndüler.
Yazıya aslında havalimanından başlamak gerekirdi. Avrupa’nın en iyi havalimanlarından biri olan İstanbul havalimanından Budapeşte Havalimanına indik. Pasaport için bizi yaklaşık iki saat beklettiler. Budapeşte havalimanı, bizim Kastamonu havalimanının birazcık büyüğü gibi. İndiğimizde bizden başka uçak yolcularını görmedik. İki saat boyunca bir uçak daha indi ve yolcularını AB üyesi vatandaşların alındığı kapıdan aldılar. Bagaj bekleme bölümü biraz daha büyüktü. Birkaç tane Duty Free dükkan bile vardı. Dönerken Prag havalimanını kullandık. Orası Budapeşte havalimanından daha büyüktü. Ama uçağımızı beklediğimiz kapıda üç uçak yolcuları daha vardı. Hatta Sabiha Gökçen ve Esenboğa Havalimanları dahi hem Budapeşte hem de Prag havalimanlarını rahatlıkla ezer, geçer.
Bu şehirlerde çok sayıda Türk turiste rastladım. Viyana’da metro yürüyen merdivende kavga eden Türk evli çift bile gördük. Muhtemelen etrafta kendilerinin ne konuştuğunu anlayan yoktur diye Türkçe kavga ediyorlardı. Bizim tur 40 kişilik kontenjanı doldurmuştu. Demek ki Türkler yurtdışı şehirleri gezmeyi sevdi, maddi durumları da fena olmayınca Avrupa ziyaretleri arttı. Ben daha önce de çok defa yurtdışına gitmiştim. Eskisine göre helal lokanta ve kafeler bulmak daha kolaylaşmış. Örneğin; Budapeşte’de Al Laziza diye Suriyelilerin büfesini bulduk. Viyana ve Dresden’de Türk Kebapçıları, Prag’da Lübnanlıların ve Karlovy Vary’de Çerkezlerin lokantasını bulduk. Göçmenler Avrupa’ya entegre oldukça, Türkiye ve Müslüman ülkelerden turist sayısı arttıkça helal lokanta seçeneklerimizin artacağı görülüyor. Örneğin; Karlovy Vary’de bir Türk’ün hediyelik eşya dükkânına rastladık. Başarılı bir girişimci, işadamı olan Türk yan yana 6 dükkânı satın almış. Benzer biçimde Suriyeliler, Lübnanlılar, Pakistanlılar, Afrikalılar entegre oldukça onlara yönelik lokanta, kafeler açılacak. Biz Türk turistlerin de seçenekleri artacak.
Bir diğer dikkatimi çeken konu da Avrupa’da şehirlerde çeşmeden akan su içilebiliyor. Ama biz Kastamonu’da içemiyoruz. Bizde Tuna nehri yok ama su bakımından Türkiye’de şanslı illerden biriyiz.