İnsanın kazancını sağladığı işi yüreğinden gelen en güzel duygularla, elinden geldiğince en güzel şekilde yapmaya çalışması ne güzel bir olaydır. O zaman yapılan iş ne olursa olsun ibadet seviyesine yükseliyor. Aynı zamanda o iş, insanı tekâmüle götüren bir sürece dönüşüyor, daha insanca bir hâle bürünmesine vesile oluyor.

Atalarımız bu hakikati “İşi kişinin aynasıdır.” diyerek ne güzel ifade etmişler. Şahsiyetin gelişmesi ile insanın işine gösterdiği özen arasındaki bu yakın ilişkinin birbirine paralel ilerlediği görülür. İnsan, işine gösterdiği ihtimam oranında şahsiyet kazanır. İşine gösterdiği ihtimamla birlikte sorumluluk duygusunu da geliştirir; bir bakıma şahsiyetini yaptığı işin içinde inşa eder. İşini gelişigüzel yapan, sorumluluğunu hakkıyla yerine getirmeyen insan ise bu gelişim imkânından uzaklaşır. Zira işe gösterilen özen, yalnızca ortaya konulan ürünün değil, insanın kendi şahsiyetinin de niteliğini belirleyen önemli bir ölçüdür.

En alt kademeden en üst düzeye kadar, bir iş yerinde çalışan herkes birbiriyle etkileşim hâlindedir. Bir birimde yapılan eksik veya yanlış bir iş, diğer birimleri de olumsuz yönde etkileyebilir. Bunun tersi de mümkündür. Özenle ve hakkıyla yapılan bir iş, yalnızca kendi sınırları içinde kalmaz; çevresine olumlu yansımalar bırakır ve bütüne katkıda bulunur. Bu karşılıklı etkileşim, günümüzde kelebek etkisi kavramıyla da ifade edilmektedir.

Sabri Tandoğan, bu hakikati kendine has veciz üslubuyla, “Bir tebessüm bütün dünyayı dolaşır.” sözüyle dile getiriyordu. Gerçekten de bazen küçücük bir iyilik, içten bir tebessüm veya özenle yapılan bir iş, hiç ummadığımız kadar geniş bir etki alanı oluşturabilir.

İslâm’ın hakiki vechesiyle tanışan, İslâm’ın Gülen Yüzü ve İslâm’ın Evrenselliği gibi eserlere imza atan, Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî üzerine de pek çok çalışma yapan Fransız düşünür Prof. Eva de Vitray-Meyerovitch’in şu sözü bu hakikati ne güzel ifade eder:

“Bir çay bardağını karıştırırken, çay kaşığının çıkardığı titreşim bütün evreni etkiler.”

İslâm’ın hakikatini gönülden benimseyerek Müslüman olan bu kıymetli düşünürün kabri bugün, çok sevdiği Mevlânâ Hazretleri’nin yakınında, Konya’dadır.

Öyleyse yaptığımız hiçbir işi ve attığımız hiçbir adımı bütünden bağımsız düşünemeyiz. İşimize gösterdiğimiz özen, insanlara yaklaşımımız ve gönülden yaptığımız iyilikler, görünenden çok daha geniş bir etki meydana getirebilir. Zira bazen küçük görünen bir davranış, hiç ummadığımız gönüllere dokunur; bir tebessüm, bir güzel söz ya da samimiyetle yapılan bir iş, dalga dalga yayılarak hayata güzellikler taşır.

Çocukluğun İzinde

“Hani kalemi gönlünle buluşturmak, yazı yazmanın önemli bir ilkesiydi... sonra gerisi kolayca geliyordu. Yazmaya devam etmek için gönül dünyana baktığında, küçük ve saf bir kız çocuğu gördün. Bir şeyler fısıldadı. Ân-ı vâhitten geçmişe uzanan bir hikâyeydi. Güzeldi. Madem ki gönül çocuğu böyle söylüyor, e vardır bir hikmeti...

Sonbahar mevsimi dedi, içe kapanma, kendini dinleme mevsimidir. Tatlı serin esen rüzgarlar başlar. Geçmiş günlerin muhasebesi yapılır. En çok da geçmiş sonbaharlar hatırlanır. Taa doğduğun şehirde, bir sonbahar gününde buldun kendini. 2 yaşlarında küçük kız seher vaktinde, herkes uyurken uyanmış, yer yatağında oturuyor. Bir de annesi uyanmış, bahçedeki asmadan bir salkım üzüm koparıp, kızına yediriyor. Evin bahçeye açılan kapısı açık olduğundan içeriye dolan sabahın okşayıcı, tatlı serinliği ve annenin şefkati küçük kızda farklı bir bilinç uyandırıyor.

Unutulmayan bir sahne daha canlanıyor. Tek katlı evin bahçesinde ılık ve sert esen rüzgarla kollarını açarak oyun oynayan üç yaşlarında bir kız çocuğu. Rüzgar onu arkadan ittiriyor. O da kollarını açarak, rüzgarla beraber koşarak, uçmaya çalışıyor. Bir kardeşi daha dünyaya geldiğinden onun büyümüş olması gerekiyor. Bütün ilgi yeni doğan kardeşe mâtuf artık. Rüzgârın onun koşmasına destek olması bir anne şefkati tesiri bırakıyor duygularında.

Biraz daha büyüdüğünde beş yaşlarında iken kışın dolmalık olarak tüketilmek üzere kurutulacak olan evin bahçesine yığılmış, oyulmayı bekleyen biber ve patlıcanlardan oluşan tepenin bir kenarına oturmuş, büyüklerin verdiği talimatla, patlıcan oymaya çalışıyor. Büyükler bakıyor, kim güzel oymuş, kiminki olmamış. Küçük kız “aferin” alıyor. “Güzel olmuş”, diyorlar, “ama biraz daha ince olabilir.” – Bu sözde nasıl bir büyü vardı ki tesiri bir ömür devam eder, her işi her gün daha iyi, daha güzel yapmaya insanı teşvik ederdi...- böylece patlıcan ve biber tepelerinin etrafına dizilen çocuklar, ailenin işlerine ortak olarak, hayatın içinde yerlerini alırlardı. Bahçe sulamak, annesi yemek yaparken ihtiyacı olan malzemeleri ona vermek, sofra kurmak ve kaldırmak 3 yaşından itibaren yapılan günlük mûtad işlerden... bütün işlere eşlik eden ise ihtimam ve özen duygusu olurdu. Onlardan arta kalan zamanlarda evin güller ve meyve ağaçlarıyla dolu geniş bahçesinde vakit geçirmek, ağaçlarla, çiçeklerle, güllerle hemhâl olmak kardeşleriyle oynamak, bazen düşüp dizlerini kanatmak...

Bahçenin ortasındaki küçük, fıskiyeli havuz, sıcak yaz günlerinde hem serinlemek hem de eğlenmek için kullandığınız bir oyun alanıydı. Üzerindeki kıyafetlerle kendini havuza atar, balık gibi suyun dibinden yüzerek çocukça bir neşeye kapılırdın. Havuzdan çıktıktan sonra üzerinin kuruması üç dakikayı geçmezdi.”

“Ne içindeyim zamanın

Ne de büsbütün dışında;

Yekpâre, geniş bir ânın

Parçalanmaz akışında…”

diyordu Tanpınar.

Dün ve bugün, düşüncelerimde bir araya geliyor. Bizi bugüne taşıyan, dün yaşadıklarımız değil miydi? Yarın, zâhirî varlığımızla hayata devam edecek olursak, bugün biriktirdiklerimiz değil midir bizimle yarınlara gelecek olan? Bugünü inşa eden dün değil miydi? Öyleyse yarını inşa edecek olan da bugün değil midir?

O hâlde neden zamanı bir pastayı dilimler gibi parçalara ayırıyoruz? Dün, bugün ve yarın, aynı bütünün birbirinden koparılamaz parçaları değil mi? Her biri, büyük bir kompozisyonun kendine mahsus yerini alan unsurları değil mi?

Dün ekilen tohumlar bugün yeşeriyor; bugün toprağa düşen tohumlar ise yarının filizlerini içinde taşıyordu. Zaman, birbirinden ayrı günlerin toplamından ziyade, her ânın bir öncekinden izler taşıdığı ve bir sonrakine iz bıraktığı kesintisiz bir oluş hâliydi. “Allah her an yeni bir ş’en’dedir” mealindeki Âyet-i Kerime bu gerçeği asırlardır bize bildirmişti zaten. Ve bu düşünce ile insan tevhidin gül bahçesine kapı aralıyordu.

İşte o, bir işi güzel yapma itiyadı, çocukluk günlerinde kulağımıza değen, yerinde kullanılan kelâmın büyülü tesiriydi belki de. Böylece her an kendini aşma, daha iyiye ve güzele ulaşma gayreti içinde olabilmek, işi her ne olursa olsun onu içinden gelen en güzel duygularla yapmak insana çok şey kazandırıyordu.

Sabri Baba bu hâlî günlük hayatında uygulayan nadir insanlardandı. Her telefon çaldığında, karşısındaki insan kim olursa olsun, telefonu her açtığında, daha güzel, daha saygı ve sevgi dolu, o kişiye nasıl daha faydalı olabilirim düşüncesiyle telefonu eline aldığını söylerdi. Son nefese kadar, artık meleke hâline gelen bu cehdi devam etti. Hayat bir okul bizler o okulun ebedi öğrencileri değil miydik? İşini elinin ucuyla, kendini vermeden gelişigüzel yapanlar, aslında en büyük zararı kendilerine yaptıklarını bilebilseler, herhalde bu huylarından vazgeçerlerdi.

Bir önemli husus da herhangi bir işi güzel yapanlarda, ellerine aldıkları bütün işleri güzel yapma itiyadı gelişir. Onların namazları da miraç gibidir. Bir alanda geliştirilen o hassasiyet, ihtimam dolu yaklaşım hayatın her alanında o kişide görülmeye başlar. Bu da o insanı kemâle ulaştıran bir vesile olur. Hayatta her yapılan iş, ona gösterdiğimiz dikkat, saygı ve ihtimam oranında ya bizi Allah’a yakınlaştırır veya uzaklaştırır. Her hareketimiz her sözümüz her işimiz bizi iyi veya kötü anlamda inşa eder.

Varoluşçu felsefenin temelinde “Kendini inşa etme” düşüncesi yatar. Bu düşünceye göre her insan kendi hayatının mimarıdır. Her an kendini yeniden inşa eder.

O bakımdan kendinden bir sanat eseri ortaya koymak mümkündür. (Varoluşçu veya egzistansiyalist felsefenin kurucularından biri Sören Kierkegard bir papazdır. Ve artık anlamını yitiren, hakikatinden uzaklaşan Hristiyanlığa farklı bir yorum getirir, ve bu dîni yeniden ihyâ etmeye çalışır. Dinden soğumuş, Hristiyanlık denince bucak bucak kaçan kitleler, egzistansiyalizm veya varoluşçu düşünce deyince akın akın bu düşünceyi dinlediler, öğrenmeye çalıştılar... Bu farklı bir makale konusu olduğundan burada kesiyorum. Belki bir gün işlerim.)

Kendini bir heykeltraş gibi yeniden inşa etmek düşüncesi, insanı; her işini, her sözünü, her davranışını bir sanatçı titizliğiyle en güzel biçimde ortaya koymaya iter. Burada sanata yüklenen anlam önem kazanır. Çünkü sanat adına insanı esfel-i sâfiline götüren çalışmalar da görülüyor. Gerçek sanat, insan ruhunu yücelten, onu bütün behimî duyguların üzerine taşıyan bir mahiyet taşımalıdır.

Efendim bu konu uzar gider. Zira laf lafı açıyor. Belki bunun üzerine ciltlerle kitap yazılabilir. Burada şimdilik sözü noktalayalım. Sevgi ve saygıların hiç bitmeyecek olanı ile hepinizi selâmlıyorum. Elinizin değdiği her işin güzelliklere, hayırlara vesile olması temennisiyle, Allah’a emanet olun.