Değerli okurlarım

Bugün sizlerle, tasavvufî düşüncede derin anlamlar taşıyan ve insanın hem kendisine hem de çevresine karşı sorumluluğunu hatırlatan bir kavram üzerinde birlikte tefekkür edelim.

Bir Hadis-i Şerif’te; “Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz.” buyuruluyor.

Burada çoban metaforuyla kastedilen, sorumluluğunu üstlendiği canları gözeten, onları koruyup kollayan ve emanet bilinciyle büyük bir dikkat, sabır, merhamet ve sorumluluk yüklenerek Hakkını vermeye çalışan kâmil insandır. Bütün bunlar, yaşayarak ve tecrübe edilerek öğrenilir.

Çobanlığın mânâsı, tasavvufî düşüncede derin bir anlam kazanır. Çünkü insanın da nefsini başıboş bırakmayıp terbiye etmesi, kendi iç âlemini gözetmesi ve hakikat yolunda kendisine rehberlik edecek bir gönül ehlinin izinden yürümesi gerekir. Şabân-ı Velî Hazretlerinin çobanlıkla ilgili nüktesi de işte bu anlayışın güzel bir ifadesidir.

Şabân-ı Velî Hazretlerinin hayatına baktığımızda, onun hakikat yolculuğunda çobanlık mânâsının farklı bir şekilde karşımıza çıktığını görürüz. Şaban-ı Velî Hz. İstanbul’da medrese eğitimini tamamladıktan sonra, bir gece rüyasında “Vatan-ı aslînize gidiniz.” işaretini alır. Bunun üzerine birkaç arkadaşıyla birlikte asıl vatanı olan Kastamonu’ya doğru yola çıkarlar. Zahirde bir yolculuk gibi görünen bu hâl, Şabân-ı Velî Hazretleri için bâtına doğru başlayacak başka bir yolculuğun ilk adımıdır. İstanbul’da tamamlanan ilim tahsili, Konrapa’da karşılaştığı ilm-i ledün sultanıyla yeni bir manâ kazanır.

Düzce ile Bolu arasında, o zamanlar Konrapa adı verilen mevkiye geldiklerinde, Hayreddîn-i Konrapavî Hazretleri’nin dergâhına yakın bir handa mola verirler. Gece vakti dergâhtan yükselen zikir sesleri, onları âdeta kendisine doğru çağırır. “Arkadaşları kendisine -dergâha gidelim! diye ısrarcı olurlar. Hz. Pîr ilâhî bir nükteyle: -Onlar zincirci tâifelerdir. İnsanı kendi tarîkatlerine çekerler! dediyse de ısrar ederler. Hep birlikte kaldıkları handan çıkıp şeyhin huzuruna varırlar.

Bu ilk karşılaşmadaki sohbet sırasında Hayreddin Efendi Şaban-ı Velî’ye bir âyetin manâsını sorar. O da medrese öğreniminin yetkinliğini gösterecek şekilde çeşitli müfessirlerin görüşlerine göre cevaplar verir. Hayreddîn Efendi bunun üzerine âyetin ledünnî manâsını izâh eder. Bu izâh Şabân-ı Velî’nin o güne kadar öğrendiklerinden çok farklıdır ve gönlünde derin etkiler bırakır” (Mustafa Tatcı, Hazret-i Pîr Şabân-ı Velî Kitabı, 2019, s. 84, H Yayınları).

Hakikatin İzinde Tasavvufta Çoban Metaforu (2)

Şaban-ı Veli, zahir ilimleri tahsil etmiş, bâtın ilmini ise gönlünde derin etki bırakan Hayreddîn Efendi’den almaya karar vermişti. Cezbenin etkisinde kalan, İstanbul’dan beraber geldiği arkadaşlarından Muslihiddîn Efendi ile birlikte o mübarek manâ sultanı Hayreddîn Efendi’ye intisap etmiş, 12 yıl sürecek olan hizmetinde bulunmuş ve seyr-i sülûkunu tamamladıktan sonra hilâfetle Kastamonu’ya görevlendirilmiştir. Pîr Hazretlerini anlattığı kitabında Tatcı Hoca, Şaban-ı Velî Hazretleri ile ilgi birçok menkıbeye de yer vermiştir. Meraklısı keyifle okuyabilir.

Hazret-i Pîr, Kastamonu’ya giderken yol boyunca uygun yerlerde halvete girmiştir. Peygamber Efendimiz’in zaman zaman az miktarda ekmeğini, suyunu alarak Hira Mağarasında tefekküre daldığı gibi, O mübarek Peygamber’in izinden giden manâ sultanları da fırsat buldukça halvette tek başına Hakk ile kalarak riyazât yapmışlar, böylece Hakk’a yaklaşmışlar, O’nun gören gözü, işiten kulağı, söyleyen dili olmuşlardır.

Hazreti Pîr’in halvete girdiği yerlerden birisi de Çağa Kasabası’ndaki Bey Mescidi’dir. Burada bir kişi gelip Şabân Efendi’ye şöyle der:

“Sûfi Dede! Bir fakîrsin, sana sebeb-i maâş lâzımdır ve tenhâlık seversin. Gel sana hergelecilik alıverelim, hayvanlarımız güt.” diyerek çobanlık teklif eder. Şabân-ı Velî:

“Kardaşlar! Ben hayvânları Allah emriyle güdüyorum. Hemân bolay ki kurda aldırmayavuz.” diye üstü kapalı imâda bulunur. Verdiği cevaptaki ince nükteyi ve hakîkati anlamayan kişi.

“Durma güdegör! Allah kolay getire” der (Tatcı, 2019, s. 88).

Şabân-ı Velî Hazretlerinin “kurda aldırmayavuz” sözünde ince bir mânâ gizlidir. Zahirde çobanın vazifesi, sürüsünü kurda karşı korumaktır. Fakat tasavvufî açıdan bakıldığında “kurt”, insanı hakikat yolundan uzaklaştıran her türlü tehlikenin sembolü olarak da düşünülebilir. Nefsin taşkın arzuları, gaflet, hırs, öfke ve insanı kendi hakikatinden uzaklaştıran her türlü nefsânî zaaf, insanın karşısına çıkan birer “kurt” gibidir.

Çoban nasıl sürüsünü kurda kaptırmamaya çalışıyorsa, insanın da kendi gönül âlemini nefsin başıboş arzularına kaptırmaması gerekir. Kâmil-i mürşidin rehberliği de burada ayrı bir anlam kazanır: O, insanın nefsini yok eden değil; onu terbiye etmesine, başıboş bırakmamasına ve hakikat yolunda yönünü bulmasına rehberlik eder.

Bu bakımdan Şabân-ı Velî Hazretlerinin çobanlık nüktesi, yalnızca bir meslekten söz etmez. İnsanın hem başkasına karşı taşıdığı sorumluluğa hem de kendi nefsine karşı üstlenmesi gereken sorumluluğa işaret eder. Çobanlık, zahirde bir sürüyü gözetmektir; bâtında ise insanın kendi nefsini eğitme, koruma sanatıdır.

Nitekim çobanlık, peygamberlerin hayatında da karşımıza çıkan bir meslektir. Belki de peygamberlerin çobanlık yapmalarındaki hikmetlerden biri, insanlara rehberlik edecek olanların önce emanet ve sorumluluk şuuruyla yetişmeleridir.

Hz. Muhammed (sav) çocukluğunda, Mekke civarında Kureyşlilerin koyunlarını güttüğünü bizzat ifade etmiştir. Buhârî ve Müslim’de, “Allah hiçbir peygamber göndermemiştir ki koyun gütmüş olmasın.” anlamındaki hadis yer alır.

Hz. Mûsâ’nın Medyen’de Hz. Şuayb’ın yanında kaldığı dönemde sekiz veya on yıl koyun güttüğü Kur’an’da anlatılır. (Kasas 28/27)

Hz. Dâvûd’un rivayetlerde peygamberlikten önce çobanlık yaptığı belirtilir.

Hz. İbrâhim’in de bazı hadis ve tarih kaynaklarında koyun güttüğüne dair rivayetler bulunmaktadır.

Burada önemli bir nokta var: “Bütün peygamberler çobanlık yapmıştır” ifadesi, yukarıdaki isimlerin her biri için Kur’an’da ayrı ayrı verilmiş bir bilgi değildir. Hz. Peygamber’in “Her peygamber koyun gütmüştür” anlamındaki hadisi, çobanlığın peygamberlerin hayatındaki ortak bir tecrübe olduğunu ortaya koyar.

Burada Çoban metaforuyla yalnızca sürüyü güden kişi değil; koruyan, gözeten, yol gösteren ve sorumluluk taşıyan kişidir. Bu anlam, Hz. Peygamber’in şu hadisinde de açıkça görülür:

“Hepiniz çobansınız ve hepiniz güttüğünüzden sorumlusunuz.” (Buhârî, Müslim)

Şeyh Şabân-ı Velî Hazretlerinin çobanlık nüktesi de işte tam bu noktada anlam kazanır. Çoban; yalnızca sürünün önünde yürüyen değil, ona yol gösteren, onu tehlikelerden koruyan, gözeten ve güvenli bir menzile ulaştırmaya çalışan kişidir. Bu yönüyle çobanlık, tasavvufî düşüncede insanın terbiyesi ve irşadı için de güçlü bir mecazdır.

İnsan, dünyaya geldiğinde nefsinin hayvanî yönleri, arzuları ve ham tarafları vardır. İnsan, bir kâmil-i mürşidin rehberliği ve kendi gayretiyle bu yönlerini terbiye ettikçe, nefsinin esaretinden sıyrılarak insanlık makamına doğru yükselmeye başlar. Bu iç yolculuğa tasavvufta seyr-i sülûk adı verilir.

Seyr-i sülûk, insanın dışarıya doğru değil, kendi hakikatine doğru yaptığı bir yolculuktur. Nefsinin taşkınlıklarını törpülemek, arzularını ölçüye kavuşturmak, öfkesini denetlemek, nefsânî benliğin yerine gönül ve irfanı ikâme etmek bu yolculuğun merhalelerindendir. İnsan, kendi içindeki hayvanî vasıfları terbiye ettikçe, insanlığının manâsına biraz daha yaklaşır; nefsini tanıdıkça Rabbini tanıma yolunda ilerler.

Çobanlık nüktesinin asıl inceliği burada saklıdır: Nasıl çoban sürünün başında bulunup onu koruyor ve doğru yola sevk ediyorsa, kâmil-i mürşid de insanın kendi içindeki dağınıklığı toparlamasına, nefsinin peşinden sürüklenmek yerine hakikatin yolunda yürümesine rehberlik eder. Asıl çobanlık ise nihayetinde insanın kendi nefsine karşı uyanık hâle gelmesi, onu başıboş bırakmaması ve kendi iç âleminin sorumluluğunu üstlenmesidir.

İnsan, nefsinin dağınık arzularını ve başıboş isteklerini terbiye etmeyi öğrendikçe, kendi gönül ülkesinin yöneticisi, hatta çobanı hâline gelir. İşte o zaman içsel yolculuk, insanı insanlık makamına doğru tekâmül ettirerek gerçek anlamını bulur. Şimdi Şabân-ı Velî Hazretlerinin çobanlık nüktesiyle başlayan bu tefekkür, dönüp bizi kendi içimize bakmaya davet ediyor: Acaba kendi nefsimizin çobanı olabiliyor muyuz?

Hz Pîr Şabân-ı Velî Kitabı’nda (s. 97) Muslihiddîn Vahyî Hazretlerinin, Pîr’in mizâcıyla ilgili meâlen söyledikleri de bu şekilde yer alıyor:

“Hazret-i Pîr, velîler tahtına sultan olan bir kâmildir. Hakk’a vâsıl ve ârif, Hak kelâmının sırlarını keşfeden bir zâttır. Her kime zerre kadar himmet etse, o kişi Allah’a yakın kullardan olur. Âlemin kutbu, Cenâb-ı Hakk’ın gavsı bir şuttâr, yani cezbe ve melâmet ile Hakkâ ulaşmış bir âşıktır. Hazret-i Alî’nin sırrı onun sermâyesidir. O , velâyet nûrunun kaynağıdır. Feyiz kaynağı ve kerâmet sâhibidir. Hak dostları onun buyruklarını dinleyip, yerine getirirler. Zirâ o âlemin kutbu, üçlerin reisidir. Ledün ilminin mazharı; turuk-ı aliyye kervânına yol gösteren kılavuzdur. Yokluk tahtının hükümdârı olduğundan, cân ve gönül, emrine tâbi bendeleridir. O, ledün ilmindenders verir. Hz Pîr’in verdiğiledün ilmindenbir parça okuyan gönül çocuğu, aradığı hakîkatten bir işâret bulur. Hiçbir müşkili kalmaz. Kendine perde olan eski bilgilerinden kurtulur. Varlığını onda yok eder.yokluk suyundan abdest alır, gönül gözüne sır görünür. Fiil ve sıfatları yok olur, zât nûrundan nefsine yokluk makâmının sırrı ulaşır. İkilik perdesini yok eder. Varlık âlemini uyandırır, eşyâdan hayy ve kayyûm olan yüz gösterir. Benliğinden eser kalmaz. Haktan cânına basîret nûru erişir, gönül gözü açılır. Bu varlık âlemini harâp eden varlığın Hak ile kâim olduğunu anlar...” (Muslihiddin Vahyî, Mîrac’ın Tasavvufî Boyutu-Mirâcü-l Beyân, haz. Mustafa Tatcı, 2016, s.16).

Hakikatin İzinde Tasavvufta Çoban Metaforu (2)Hakikatin İzinde Tasavvufta Çoban Metaforu (1)

Böyle bir irfan menbaına ev sahipliği yapan Kastamonu’nun, bu kıymetli irfan sofrasından daha fazla istifade etmesi temennisi ile... selâm, sevgi ve saygılar...