Yıllar önce İstanbul’un muhtelif ilçelerinde vekil öğretmen olarak görev yaptığım o yıllar, hayatımın en nadide altın sayfalarını saklar. Mesleğimi bu denli seveceğimi ben de bilmiyordum. Zaman geçtikçe anladım ki öğretmenlik, yalnızca bir görev değil; insanın hayatına dokunabildiği, gönüllerde iz bırakabildiği ve kendisinin de nice şey öğrendiği kıymetli bir yolculukmuş.

Bugün, o güzel yılların hatıralarını hafızamın derinliklerinden çıkarıp yeniden gün yüzüne getirmek istiyorum. Belki anlattıklarım birilerinin hayatına dokunur, belki bir öğretmene yol gösterir, belki de genç bir insanın mesleğine başka bir gözle bakmasına vesile olur. Güzel hatıralar yalnızca onları yaşayanların gönlünde saklı kalmamalı; anlatılmalı, paylaşılmalı ki yaşanmış tecrübeler bizden sonraki nesillere ışık tutabilsin.

O yıl beşinci sınıfa vekil öğretmen olarak görevlendirilmiştim. O yıllarda ilkokul beş, ortaokul ise üç yıldı. Okula ilk gittiğim gün öğretmenler odasına girdim. Odada bulunan, sonradan ortaokulun Fen Bilgisi öğretmeni olduğunu öğrendiğim bir hanım, oldukça asabi bir ses tonuyla okul müdürünü eleştiriyordu:

“Olur mu öyle şey! Hiç beşinci sınıfa vekil öğretmen verilir mi? Olur şey değil! Bu çocuklar bu sene sınava girecekler. Vekil öğretmen onlara ne verebilir?”

Bunları söylerken öfkesi dinmek bilmiyor, okul müdürüne veryansın ediyordu. Sonradan, o hanımın oğlunun da benim sınıfımda öğrenci olduğunu öğrenecektim.

Bu sözler karşısında hiç istifimi bozmadım. Ne bir karşılık verdim ne de kendimi açıklama ihtiyacı duydum. Ders zili çaldığında, eleştiriler devam ederken öğretmenler odasından çıktım ve sınıfıma doğru yürüdüm.

Sınıfa girdiğimde beni bekleyen manzara da pek farklı değildi. Öğrenciler beni büyük bir heyecanla karşılamadılar. Onlarla tanışmaya çalışırken söz dönüp dolaşıp eski öğretmenlerine geliyordu. Ona duydukları sevgiyi ve özlemi dile getiriyor, yerini hiçbir öğretmenin dolduramayacağını söylüyorlardı.

Daha ilk günümde anlamıştım ki yalnızca bir sınıfın öğretmenliğini üstlenmemiştim; aynı zamanda öğrencilerin gönlünde çoktan yer etmiş bir öğretmenin ardından gelmiştim. Onların güvenini kazanmak, kendimi kabul ettirmek ve birlikte yeni bir yolculuğa çıkmak için önümde aşmam gereken bir mesafe vardı.

Bunun üzerine öğrencilerime, öğretmenlerinin neden ayrıldığını sordum. Hastalandığını, beyin kanaması geçirdiğini ve uzun bir süre görev yapamayacağı için emekliye ayrılacağını söylediler. Ben de bu duruma üzüldüğümü dile getirdim. Öğretmenlerinin yaşadığı sağlık sorunları karşısında duyduğum üzüntüyü onlarla paylaştım. Onlara, eski öğretmenlerini özlemelerinin ve onun yerini kimsenin dolduramayacağını düşünmelerinin son derece doğal olduğunu ve bunu takdirle karşıladığımı söyledim. Elbette hiçbir insanın yeri bir başkası tarafından bütünüyle doldurulamazdı. Her öğretmenin öğrencilerinin hayatında bıraktığı iz, kurduğu bağ ve kazandırdığı değerler kendine özgüydü.

Beş yıl boyunca kendilerine emek vermiş öğretmenlerine duydukları sevgi ve bağlılık beni de duygulandırmıştı. Onlara, öğretmenlerini böylesine sevmelerinin, onu unutmamalarının ve yokluğunu hissetmelerinin çok kıymetli olduğunu söyledim. Gösterdikleri vefadan dolayı kendilerini takdir ettim.

O gün, öğrencilerimin karşısına yalnızca yeni öğretmenleri olarak çıkmak istemediğimi hissettim. Önce onları anlamalı, duygularına ortak olmalıydım. Çünkü gönüllere ulaşmadan zihinlere ulaşmanın kolay olmadığını düşünüyordum.

O günden sonra öğrencilerimle saygı ve sevgi temelli, aynı zamanda belli bir düzen ve disiplin içinde derslerimize başladık. Çalışkan çocuklardı. Ben de onlara en iyisini verebilmek için büyük bir gayret gösteriyordum. Her gün işleyeceğimiz derse hazırlanmak için gece yarılarına kadar çalışıyordum. Derslerimi aşkla anlatıyor, onlar da aynı aşkla dinliyorlardı.

Özellikle matematik derslerini çok seviyorlardı. Ben de onların bu ilgisini karşılıksız bırakmamak için elimden geleni yapıyordum. O dönemin müfredatında yer alan havuz problemlerini, yol problemlerini çözmek için gecenin geç saatlerine, bazen üçlere kadar çalıştığımı hatırlıyorum. Amacım, problem çözümünün bütün inceliklerini kavramak ve çözüm yollarını onların anlayabileceği en açık biçimde anlatabilmekti.

Derslerimiz büyük bir heyecan içinde geçiyordu. Matematik problemlerinin çözümüne daldığımızda zamanın nasıl geçtiğini anlamıyorduk. Öyle ki çoğu zaman teneffüse çıkmayı unuttuğumuz, derslerin birbirine eklendiği ve blok dersler yaptığımız olurdu. Kendimizi öylesine dersin akışına kaptırıyorduk ki zilin çaldığını bile fark etmediğimiz zamanlar yaşanıyordu.

Bugün geriye dönüp baktığımda, o günlerin sırrının yalnızca çok çalışmakta olmadığını düşünüyorum. Öğretmenin dersine duyduğu sevgi, öğrencinin öğrenme isteğiyle buluştuğunda ortaya bambaşka bir atmosfer çıkıyordu. Ben anlatmaktan, onlar öğrenmekten zevk alıyordu. Öğrenmek ve öğretmek, sınıfımızda karşılıklı bir heyecana dönüşmüştü.

Bir gün okul müdürü, beşinci sınıflar arasında bir bilgi yarışması düzenleneceğini duyurdu. Her sınıftan en başarılı beş öğrenci seçilecek, yarışmayı kazanan sınıf ise ilçedeki okullar arasında yapılacak bilgi yarışmasına katılmaya hak kazanacaktı.

Ben de öğrencilerim arasından seçim yapabilmek için bir sınav hazırladım. Sınıfımda başarılı ve çalışkan öğrencilerin sayısı oldukça fazlaydı. Bu nedenle yarışmaya katılacak beş öğrenciyi belirlemek hiç de kolay olmayacaktı. Her birinin emeğini ve başarısını dikkate almalı, seçimi adil bir ölçüte dayandırmalıydım.

Tam bu sırada öğrencilerimden birinin velisi okula geldi. Kendi çocuğunun yarışmaya seçilmesini istiyordu. Bunun mümkün olmadığını, seçimin sınav sonuçlarına göre yapılacağını söyledim. Öğrenciler arasında ayrım yapamayacağımı, bu konuda velilerin yönlendirmesiyle hareket edemeyeceğimi ifade ettim.

Ancak veli, söylediklerime öfkeyle karşılık verdi. Bağırıp çağırdı, hakaret ederek okuldan ayrıldı. Ben ise kararımın arkasında durdum. Çünkü öğrencilerime karşı sorumluluğum, herhangi bir velinin isteğini yerine getirmekten önce geliyordu.

Seçimin sağlıklı ve adil bir biçimde yapılabilmesi için iki aşamalı bir sınav uyguladım. Sonuçta yarışmaya katılacak beş öğrenciyi belirledim. Ne var ki söz konusu veli yeniden okula geldi. Beni şikâyet edeceğini söyleyerek tehdit etti ve yine öfkeyle ayrıldı.

Yaşananlar, sınıfımızda büyük bir heyecanla sürdürdüğümüz çalışma temposunu olumsuz etkilemişti. Derslerimize aynı istek ve şevkle devam etmeye çalışsak da böyle bir gerginliğin öğrenciler üzerinde de etkisi olabileceğini düşünüyordum.

O güne kadar zaten yoğun ve verimli bir çalışma temposu içinde yol almıştık. Şimdi biraz soluklanmanın, zihnimizi ve gönlümüzü dinlendirmenin zamanıydı. Bunun için müzikten ve şiirden daha güzel ne olabilirdi? Müziğin ve şiirin serin sularına bıraktık kendimizi. Derslerin yoğunluğunu, yarışmanın getirdiği heyecanı ve son günlerde yaşadığımız gerginliği bir süreliğine geride bıraktık. Şiirler okuduk, müzik dinledik; gönüllerimizi sanatın incelikleriyle buluşturduk. Böylece arındık ve çocukların üzerindeki stresi dağıtmayı başardım.

O günlerde bir kez daha gördüm ki eğitim, yalnızca zihni bilgiyle donatmak değil, gönlü de beslemekti. Bazen bir şiir, bazen bir ezgi, uzun uzun anlatılacak sözlerden daha fazlasını ifade edebilir; insanın iç dünyasında yeni kapılar açabilirdi.

Nihayet beklenen yarışma günü gelip çatmıştı. Çocuklarım hazırdı. Yarışma boyunca sorulan bütün sorulara doğru cevap veren tek grup benim öğrencilerimdi. Onların başarısını görmek beni tarifsiz bir mutluluğa boğmuştu. Bunca emeğin, gecelere yayılan hazırlıkların ve birlikte geçirilen heyecanlı ders saatlerinin karşılığını alıyorduk.

Diğer beşinci sınıf öğretmenleri arasında hem en genç olanı hem de vekil öğretmen olarak görev yapan tek kişiydim. Göreve başladığım ilk günden itibaren zaman zaman küçümseyici bakışlarla karşılaşmış, mesleki yeterliliğime yönelik önyargıları hissetmiştim. Fakat bunların hiçbirine takılıp kalmamıştım. Benim için önemli olan, vazifemi layıkıyla yapmak ve öğrencilerimi ellerinden gelenin en iyisini başarabilecekleri bir seviyeye ulaştırmaktı.

Yarışmanın ardından bu kez bambaşka bir manzarayla karşılaştım. Öğretmen arkadaşlarım beni tebrik etmek için yanıma geliyor, başlangıçta taşıdıkları önyargılar nedeniyle duydukları mahcubiyeti dile getiriyorlardı. Yaşananlar, benim için yalnızca bir bilgi yarışmasının kazanılmasından ibaret değildi. Aynı zamanda emeğin, inancın ve kararlılığın bir karşılığıydı.

O an içimde büyük bir huzur ve sevinç hissettim. Kendime olan inancımı ve güvenimi hiç kaybetmemiştim. Kimseye bir şey ispatlamak için değil, üstlendiğim görevi en iyi şekilde yerine getirmek için çalışmıştım. Şimdi emeğimiz kendi sözünü söylüyordu.

İçimden, “Zafer, zafer benimdir diyebilenindir!” diye geçirdim.

O gün anladım ki insan, başkalarının kendisi hakkındaki kanaatlerine teslim olmadığı ve kendi sorumluluğuna sadakatle sarıldığı sürece yoluna devam edebilir. Bazen en güzel cevap, söylenen sözlere karşılık vermek değil, işini hakkıyla yapmaktır.

Sene sonu gelmişti. Altı aylık beraberliğimizin ardından o gün öğrencilerim karnelerini alacak, yollarımız ayrılacaktı. Sınıfa girdiğimde hüzünlü bakışlar üzerime çevrildi. Bazı çocuklar ağlıyordu. Tahtaya renkli kalpler çizmiş, bana duydukları sevgiyi kendi çocukça ifadeleriyle ilan etmişlerdi.

“Öğretmenim, seni çok seviyoruz. Ne olur seneye de bizim derslerimize gelin!”

“En sevdiğimiz öğretmenimiz sensin!”

Bu sözleri söylerken gözlerindeki samimiyeti hissediyordum. Çünkü ben de onları çok sevmiştim. Altı ay önce birbirimize yabancıydık; şimdi ise ayrılığı üzüntüyle karşılayan, aramızdaki bağın kopmasını istemeyen bir topluluk olmuştuk. Onların gönlünde yer edinebilmiş olmak, benim için bütün başarıların ötesinde bir anlam taşıyordu.

Sevginin karşılıklı bir duygu olduğunu biliyordum. İnsan, önce kendisi sevgi göstermeli, gönlünü açmalıydı ki karşısındakinin gönlünde de kendisine bir yer bulabilsin. Hayat bana şu hakikati öğretmişti: Önce seveceğiz, sonra sevgi göreceğiz; önce sayacağız, sonra saygı göreceğiz.

O gün çocuklarımdan ayrılırken, öğretmenliğin bana kazandırdığı en kıymetli şeylerden birinin onların sevgisi olduğunu bir kez daha anladım. Geride yalnızca işlenmiş dersler, çözülmüş problemler ve kazanılmış bir yarışma bırakmıyorduk. Birbirimizin hayatına dokunmuş, gönüllerimizde izler bırakmıştık. Altı ay… Takvimde kısacık bir zaman dilimi. Fakat gönülden gönüle kurulan bağlar için zamanın uzunluğu değil, yaşananların derinliği önemliydi.

Öğretmende öğretme aşkı olunca, bu hâl bütün sınıfa sirayet ediyordu. Öğretmen adeta sınıfın kalbidir. Bütün çocuklar ona dönüktür. O kalp sevgi ile çarpınca, çocukların bunu algılamaması mümkün değildir. Onları anlamaya çalışmak, duygu ve düşüncelerine saygı duymak, insan olduklarını hissettirmek, o öğrenme aşkını hâl ile çocuğa yüklemek hiç de zor değil. Gönül köprüsü kurulunca başarı kaçınılmazdı. Mühim olan öğrencileri kendi olanakları ölçüsünde en iyi seviyeye taşımaktı. Olağanüstü başarılar beklemek doğru değildi elbette. Mühim olan bir gün öncesine göre daha iyi olmak, kendini aşmaktı.

Efendim bu haftaki yazımı tamamlıyor, cümlenize selâm, sevgi ve saygıların hiç bitmeyecek olanını sunuyorum.