Kıymetli okuyucularım sisli bir İstanbul sabahından hepinize selâm, sevgi ve saygılar sunuyorum. Gece boyunca yağan yağmur ile caddeler, sokaklar epey ıslanmış. İnsanı içine döndüren, puslu ve sisli havanın tesiriyle, klavyenin tuşlarına dokunurken, içimin beni götürdüğü yere gittim.

Yıllar önceydi. Sultanbeyli'de bir ilkokula görevlendirilmiştim. Aynı okulda daha önce de görev almıştım. Bu, o okulda üçüncü yılımdı. Hangi sınıfa gireceğimi öğrenmek için müdür beyin odasına gittim. Selamlaştıktan sonra o yıl yeni atanan öğretmenler olduğunu, birinci sınıfta onların zorlanabileceğini, benim tecrübeme güvendiğini ve o bakımdan birinci sınıfı vermek istediğini belirtmişti. Ben de "nasıl uygun görürseniz, elimden geleni yaparım" demistim.

Geleceğimizin yetişkinlerinin, öğretmenlerinin, doktorlarının, velilerinin, anne ve babalarının ilkokul öğretmeni olduğumu kendime bir kez daha hatırlattıktan sonra, karşımda geleceğin büyük bilim insanlarının, düşünürlerinin, sanatçılarının olduğu düşüncesiyle ceketimi ilikleyerek, saygıyla sınıfa girdim. Minik başlar üzerime çevrildi. Hepsini sevgiyle selâmladım. Sonra tek tek hepsiyle tanıştık. Tanışırken bir yandan onları gözlüyor, ilk etapta neler öğretmem gerektiğini zihnimde belirliyordum.

Sınıfımda kaynaştırma yöntemiyle eğitilebilir nitelikte bir çocuk vardı. Dört yıl sınıfta kalmış. Adı F..... En arkada oturuyor, öğrencilerden sürekli onun hakkında şikâyet geliyordu. Çözmem gereken ilk problem diye geçirdim aklımdan... F.....'ın sınıfla arasını düzeltmeliydim. Aklıma ilk gelen onu işe yarar bir vazifeyle kendine saygısını kazandırmak olacaktı. "F....., tahtayı siler misin?" Dedim. Boyu uzun olduğu için kolaylıkla temizledi. Alâ...elimi omzuna koydum. Sınıfın tam ortasında diğer çocuklara yüzümüz dönük, "Çocuklar, Ferhat ne güzel tahtayı temizledi, değil mi?" Diye sordum. Bütün sınıf onayladı: "Evet öğretmenim", "o hâlde Ferhat'ı alkışlayalım " dedim. Alkıştan sonra " Çocuklar ben Ferhat'ı çok seviyorum, siz de seviyor musunuz? Diye sordum, hemen onayladılar. F.....'ı yerine gönderirken, bir kaç dakika önceki F..... değildi. Yürüyüşü, sırada oturuşu bile değişmiş, bambaşka, efendi bir kisveye bürünmüştü. Artık kimseyi rahatsız etmiyordu. Hâliyle şikâyetler de kesilmişti. F..... için yapacağım ikinci hamle onu ailesiyle barıştırmak olacaktı. Ilk veli toplantısında F.....'ın annesi ile özel konuşmak isteğimi belirttim. Başı önünde mahcup bekliyordu. Ona yaklaştım. Selamlaştıktan sonra hemen konuya girdim. "Sizi tebrik ederim, F.....'ı ne güzel yetiştirmişsiniz. F..... çok akıllı ve saygılı bir cocuk" dememe kalmadan kadın ağlamaya başladı. Çünkü ilk kez F..... ile ilgili olumlu cümleler işitiyordu. Dört yıl boyunca öğretmenlerden hep şikâyet işitmişti. Bunu ağlayarak söylüyor bana sarılmak istiyordu. İzin verdim. Amacım F.....'ın ev içinde de sevilmesi ve saygı görmesiydi. Bunu sağlarsam F.....'a bir şeyler öğretmek kolaylaşacaktı.

Çünkü duygusal anlamda sevgi ve saygı ile beslenmeyince insan değil, bitki bile çiçek açmıyordu. Hiç zemheride çiçek acar mı? İlla güneşin sıcaklığı, suyun hayat vericiligi şarttı. Bitki için güneş ve su ne kadar gerekliyse, hayâtî önem taşıyorsa; insan için de sevgi ve saygı o denli gerekliydi. Yunus boşuna mı sevgiyi hayatının odak noktası yapmıştı...

"Sevdiğimi demez isem, sevgi derdi boğar beni" demişti.

Sınıfta yoluna koymam gereken ikinci husus temizlik ve düzen konusuydu. Çocukları incitmeden nasıl bir metot kullanmam gerektiğini etraflıca düşünmeliydim. Gece boyu süren düşünceler sonunda bir kaç hikâye ve dramalar gelmişti aklıma. Temizlik konusuyla ilgili yazdığım ilk öykü "Kaydırak Oynamayı Seven Sabun" oldu. Her fırsatta bu hikâyeyi çocuklara anlatıyor, sonunda "Aman çocuklar sizin de evdeki sabunun canı sıkılmasın onunla sık sık kaydırak oynayın" diye ilâve ediyordum. Sınıfta temizlik konusunu oyunlarla işleyerek; ilk onbeş gün sınıfta uyum, temizlik, tertip, düzen üzerine çalıştık. Olumlu dönüşler alıyordum. Gerek çocukların hâlinde gerekse annelerden aldığım dönüşler bu anlamda ilerleme kaydettiğimizi gösteriyordu. Her hususun İslâmî bir incelik ve edep dâhilinde olması gerekiyordu. Hiç bir öğrencimi tırnağı uzun, elleri kirli diye rencide etmeden, olması gereken uygun bir üslûpla anlatınca, çocuklar bu mesajı alıyor ve severek, isteyerek uyguluyorlardı.

Artık sıra kelimeler, heceler, harflere gelmişti. Onlar kolaydı. Çünkü çocuklar saygı görüyor, seviliyordu. Buna mukabil onlar da beni seviyor, saygı duyuyorlardı. Dolayısıyla beni dinleyeceklerdi.

Hayatın kanunu bu değil miydi? Seven sevilir, sayan sayılır. Bir dağa nasıl seslenirsen, yankısı aynen geri dönmüyor muydu? Hayatta öyleydi, ne verirsen aynı şekilde karşılık veriyordu...

F.....'ın kargacık burgacık yazıları içinde en düzgün olanı buluyor, onu daire içine alıyor, "aferin, bunu çok güzel yazmışsın. Hepsi böyle düzgün olsun" diye teşvik ediyordum. O da elinden gelenin en iyisini yapıyordu. Kendini gün be gün aşıyordu. Mühim olan kendini toplu iğnenin ucu miktarı bile olsa düzeltmek değil miydi? Ondan daha fazlasını beklemek realiteye aykırı değil miydi?

Böylece aylar ayları kovaladı. Sınıfımda 60 öğrenci vardı. Sene başında 50 olan sınıf mevcudu iki ay içinde 60'a yükselmişti. Gelen her öğrenciyi buyur ettim. Meğer sonradan öğrendiğime göre diğer bütün sınıflar 30 kişiymiş. Seçilmiş öğrenciler, çalışkan, temiz, vs. Benimkiler gariban, istenmeyen öğrencilermiş. Hepsini bağrıma bastım. Kasım ayına varmadan okumayı söktüler. F..... bile okumayı öğrendi. Ders sırasında çocuklar beni öyle dikkatli dinliyorlardı ki tahtaya yazı yazarken tebeşirin gıcırtısı sınıfta yankılanıyordu.

60 çocuk, her sırada 3 veya 4 öğrenci, nefes bile almadan öğretmenlerini dinliyorlar... Onlara hiç bir zaman "susun, yerinize oturun, dinleyin" deme lüzumu duymadım. Melek gibiydiler hepsi. Hep saygı, hep sevgi, hep muhabbet yaşanıyordu çünkü. Yorulduklarını, dikkatlerinin dağıldığını hissetiğim an, dersi bırakıyor, şiir okuyordum onlara... bazen de güzel şarkılar söylüyorduk.

Sınıfta uhrevî bir hava esiyordu. O dönem Mevlânâ'nın Mesnevîsini aşkla okuyorum. Varlığını sınıfta hissediyorum. Dersimizi dinliyor âdeta.

Sevginin, saygının, inceliğin, zarafetin olduğu her yer cennet olmuyor muydu?

O yıl yeni mezun bir genç öğretmen, öğretmenler odasında üzgün ve çaresiz bir vaziyette, "Sizin çocuklar okumaya geçti mi?" Diye sordu. "Elbette, bir ay oldu, geçeli okumaya" dedim. O ise üzgün ve çaresiz "Benimkiler daha geçemedi okumaya, siz nasıl başardınız?" Diye sordu, yardım istedi. Bir bakayım duruma dedim. Sınıflarına uğradım. "Bu ders siz benim sınıfla ilgilenin ben sizin çocuklarla ilgileneyim" dedim. Hergün sınıf değiştirip, bir iki ders yaptık. Bir hafta içinde o çocuklar da okumaya geçtiler.

Bir toplantıda sınıflar arasındaki dengesiz dağılımdan bahis açıldı ve benim sınıftan 20 öğrencinin diğer sınıflara dağıtılması gerektiğine değinildi ve karara bağlandı. Listenin sonundaki yirmi öğrenci ayrılacaktı bizden. Bunu duyan sınıfımın öğrencileri biz gitmek istemiyoruz diye ağlamaya başladılar. Zorla iknâ ederek yirmi öğrenciyi üzülerek uğurladık.

O sene hiç bitmese dediğim bir seneydi. Çocukların meleksi sevgileri beni de şifalandırıyordu. Sınıfta yaşanan huzur, ve sükûnet duygusu, karşılıklı sevgi ve incelik, başka hiçbir yerde bulamadığım bir güzellikti.

Onların henüz kirlenmemiş, tertemiz gönüllerinden yansıyan nur, benim gıdam olmuştu. Her geçen gün bu etkiyle onlara olan sevgim ve saygım büyüyordu. Çocuklar cennet ehli miydi? Diye düşünürdüm.

Tek yapmamız gereken onların o tertemiz edep hududuna girebilmekti. Sonra her şey doğal olarak rayına giriyordu.

Bu sınıfta yakaladığım uyum ve âhengi başka sınıflarda yaşadığımı söyleyemem. Bunu çok düşündüm. Belki zaman, mekân, o sınıftaki çocukların saflığı, benim gönül dünyam... hepsi birlikte bir güzelliği yaşamamıza vesile olmuştu. Her an farklı ve değişik... Her sınıf farklı bir hikâyeye kapı aralıyordu. Bu hikâyelerin biri diğerine benzemiyordu. Hayatı anlamlı kılan da bu farklılıklar değil midir? Belki de biz farklı atmosferlerde beslenelim diye yaradan bize bunları sunuyor, gösteriyordu. Değişmeyen tek şey, değişimin kendisiydi. Ama çocukların mâsumiyeti her zaman geçerliydi.

Bir şair çocukluğun o masum dünyasına duyduğu özlemi ne güzel anlatıyor.

"Ne olur kirlenmesek, temiz kalsaydık

Dünyanın aldatıcı renklerinden soyunsaydık

Ah, güvercinler gibi böyle saf

Şadırvanlarda kanat çırpsaydık...”

Efendim bu haftalık bu kadar diyelim.

Gün de artık hükmünü yitiriyor. İstanbul puslu bir akşama bürünüyor. Biz de perdeleri örterek evlerimizi sırlıyoruz. Her vaktin kendine has bir ahengi vardır. Akşamın tatlı âhengine kendimizi teslim ediyoruz. Nice hayırlı, feyizli akşamlar diliyorum. Sağlıcakla kalın...