İstanbul, her semtiyle ayrı bir hikâyeye, ayrı bir atmosfere sahip eşsiz bir şehir. Yahya Kemal’in, “Bir semtini gezmek bir ömre bedel” dediği gibi… Şehrin her köşesi, her sokağı, insanı tarihin başka bir koridoruna taşıyor âdeta. Bir semtinde geçmişin izleriyle karşılaşırken, bir başka köşesinde farklı bir dünyanın kapısı aralanıyor.
Vefâ semtinin benim için bambaşka bir anlamı vardır. Bugün sit alanı içerisinde bulunan o konak, annemin dünyaya gözlerini açtığı mekândı. Benim için ise çocukluğumun yaz aylarını geçirdiğim, hatıralarla dolu bir İstanbul konağı…
Vefâ’daki o ahşap konakta dayılarım, anneannem, dedem, annemin halası ve ailemizin büyük hanımları yaşardı. Yalnız kalmış yengeler de unutulmaz, onların da konakta kendilerine ait bir odası bulunurdu. Kısacası, aynı çatı altında kalabalık ama sıcak bir aile hayatı yaşanırdı.
En üst katta anneannem ve dedem, orta katta dayılarım ve sülâlenin büyük hanımları yaşardı. Aileden biri evlendiğinde ona da bir oda döşenir, böylece nesiller aynı konağın çatısı altında yaşamaya devam ederdi. Orta kattaki geniş sofada yer sofrası kurulur, bütün aile aynı sofranın etrafında toplanırdı. O sofralarda yalnızca yemek yenmez; sohbet edilir, hatıralar anlatılır, sevinçler ve hüzünler paylaşılırdı. Çocuk sesleri hiç eksik olmazdı.
Konağın en alt katında ise kiraya verilen odalar bulunurdu. Böylece o eski konak, yalnızca bir ev değil; farklı hayatların, kuşakların ve hatıraların birbirine karıştığı küçük bir dünya gibiydi.
1970’li yıllardan sonra, Batı’da olduğu gibi bizde de bireysel yaşam ve çekirdek aile anlayışı giderek revaç bulmaya başladı. Apartman daireleri tercih edildikçe konaklar birer birer terk edildi. Bir zamanlar kalabalık ailelerin neşesiyle dolup taşan konakların odaları boşaldı, sesler sustu, hayat yavaş yavaş çekildi.
Dedemin Vefâ’daki konağı da bu değişimden nasibini aldı. Boşalan odalar zamanla ıssızlığa gömüldü. Nihayet anneannem ve dedem de Edirnekapı’da, Kariye Müzesinin karşısında Orkide Apartmanı’ndan bir daire alarak oraya yerleştiler. Fakat dedemin ömrü bu yeni evde uzun sürmedi; Hakk’a yürüdü.
1979 yılında üniversite sınavına girmek için İstanbul’a geldiğimde, anneannem ile dayım bu apartman dairesinde yalnız yaşıyorlardı. Bir zamanlar kalabalık sofraların kurulduğu, çocuk seslerinin ve kahkahaların birbirine karıştığı konak bir müddet otel olarak kiralandı sonra satıldı. Dayılarımın, benimle yaşıt çocuklarıyla birlikte geçirdiğimiz o güzel ve neşeli günler ise geride kalmıştı. Konağın her köşesinde bıraktığımız silik çocukluk izleri, şimdi zihnimde birer hatıra olarak yeniden canlanıyordu. Şair, Nurettin Özdemir, “Hatıralar da dal arıyor, kuşlar gibi konacak” diyordu.
Beyazıt’tan Vefâ’ya birlikte geldiğim dostlarımla yürüyerek ilerlerken, çocukluğumun izlerini taşıyan o sokaklar, hafızamda hatıraların konduğu bir dal gibiydi. Niyetimiz Vefâ Sultan’ı ziyaret etmekti. Tarih kokan sokaklardan geçerek türbeye ulaştık. Elimizden geldiğince edebimizi kuşanıp Sultan’ın huzuruna vardık. Gönlümüzden geçen en güzel dileklerle selâm verdik.
Sonra türbenin arka tarafına geçip boş bir köşeye oturduk. Dualar gönlümüzden taşarken; bir çift, Vefâ Sultan’ın ayakucuna oturdular. Gözlerini kapatıp duaya durdular. Hâlleri öylesine güzeldi ki içimden onlara dua etmek geldi. “Rabbim, muratlarını hayırlısıyla hâsıl eylesin.” diye duâ ettim.
Ardından orada bulunan bütün kardeşlerime, dostlarıma ve gönlümden geçen herkese dua ettim. Tam o sırada genç bir anne ile oğlu girdi içeri. Gözüm onlara ilişti. İçimden onlara da dua etmek geçti; fakat o sırada dikkatim dağıldı ve başımı öne eğdim.
Biraz sonra o hanım ile oğlu, türbede bulunan onlarca insanın arasından geçerek yanıma geldiler. Hanım hafifçe eğilerek, samimi bir ricayla:
“Bize de dua eder misiniz?” dedi.
Bir an şaşırıp kaldım. Sanki gönlümden geçen duayı, dilime getirmemi bekleyen bir taleple karşılaşmıştım. Kendimi toparlayarak:
“Elbette, ederim.” dedim.
Onu sevk eden neydi? Bunca insanın arasından geçip yanıma gelerek benden dua istemesi, gönlümden geçenleri sezmiş olduğunun bir işareti miydi? Bilemiyorum. Fakat Vefâ Sultan’ın huzurunda ilk selâmı verirken, tanıdık bir dostun da o anda Sultan’a gönderdiği selâm, benim selâmımla birleşmiş; gönlümden yükselen selâm, dostumun sesiyle yeniden yankılanmıştı.

Neşet Ertaş’ın dizeleri dilime dolandı.
Dost elinden gel olmazsa varılmaz
Rızasız bahçenin gülü derilmez
Kalpten kalbe bir yol, vardır görülmez
Gönülden gönüle (gider) yol gizli gizli
Dost yoluna can verilir, ölünür
Uzak yoldan canan için gelinir
Göz göze gelince hemen bilinir
Gönül bir olunca hâl gizli gizli
Bizim duâmız saf ve temiz bir gönüle dokunmuştu. Bu hâl beni yıllar öncesine, iki mübarek insan ile geçirmiş olduğum altın zamanlara götürdü. Bir adlî tatilde Sabri Baba ve Rânâ Anne İstanbul’da, Selâmi Çeşmedeki evlerine gelmişlerdi. Henüz 1995’lı yıllar... Sabri Baba henüz emekli olmamış, Danıştay’daki görevine devam ediyordu. Danıştay’da savcı olan Rânâ Anne ise emekli olmuştu. Adlî tatillerde üç aylığına İstanbul’a gelirlerdi. Fakir de onlar İstanbul’a geldiği ilk günden, gidecekleri son güne kadar sabah 8.30, akşam 19.00 saatleri arasında büyük bir zevkle, onların hizmetine âmâde olurdum.
Bir gün yine mutad-ı vechile (her zamanki gibi) O mübareklerin hânesindeyim. Salonun parkelerini siliyorum. Sabri Baba, evin denize bakan yönündeki, “pembe oda” ismini verdikleri yerde dinleniyordu. Rânâ Anne de mutfakta yemek pişiriyordu.
Hiç unutmam; patlıcanlı pilavın kokusu öyle iştah açıcı bir râyiha salmıştı ki içimden, “Şimdi olsa da yesem.” diye geçirmiştim. Aradan iki üç dakika bile geçmeden Rânâ Anne, elinde bir tabak patlıcanlı pilavla salonun kapısını açıp:
“Fatmagül, biraz ara ver, gel; patlıcanlı pilavın tadına bak.”
demez mi?
Şaşırmamak gerekir aslında. Gönüller bir olunca mesafeler ortadan kalkıyor, insan konuşmadan da anlaşabiliyor. Çok şükür, gerek Rânâ Anne ile gerekse Sabri Baba ile bu gönül birliği hep devam etti. Hayatı güzel ve anlamlı kılan, belki de tam olarak bu ince hâller, bu gönülden gönüle sessiz sözsüz anlaşmalar değil midir? Gönüller arasında böyle bir rabıtanın kurulabilmesi, karşılıklı sevgi, saygı ve güvenin varlığına bağlıdır. Bir çoğumuz gönlümüze düşen bir dostun, kısa zaman içinde telefonla aradığına şahit olmuşuzdur.
Aslında dikkatle baktığımızda, hayatın bize her an böyle güzel tevafuklar yaşattığını görürüz; ne var ki çoğu zaman onların farkına varamıyoruz. Sabri Baba, “İnsanda görecek göz, işitecek kulak, hissedecek kalp varsa, kâinatta her zerre, bizi Hakk’a götüren birer Cebrâil olur. Hayat her an yenilenen mucizelerle doludur. Ama biz farkında değiliz.” diyordu.
Galiba bu güzel anları çoğaltmak, her an dikkat, edep ve incelik üzere yaşamamıza bağlı. Hayatın bize sunduğu bu anlamlı güzellikleri görebilmek, insanı her an diri, dikkatli ve uyanık tutuyor. Belki de hayatın asıl mucizesi, gözümüzün önünden sessizce akıp geçen bu incelikleri fark edebilmekte saklıdır. Sabri Baba, “Mühim olan gönül diliyle konuşmaktır.” diyordu. Ve şöyle devam ediyordu:
“Birçok Avrupa ülkesini dolaştım. Ama gittiğim hiçbir yerde dil sorunum olmadı. Çünkü ben gönül diliyle konuştum. Önemli olan, bir şeye sevgiyle, saygıyla, aşkla yaklaşmaktır.”
Gülten Akın bir şiirine; “Gönülce söyle bana dilinden bilmem.” mısrasıyla başlıyordu. Evet mühim olan sözün gönülden dile, dilden gönüle akmasıydı.
Bir semte adını veren Vefâlı dostun huzurundan aynı edep ve inceliği kuşanmaya çalışarak, duâlarla ayrıldık. Biraz yürüdükten sonra kendimizi, Vefâ Bozacısının yıllarca eşiğine basıla basıla oyulmuş mermer girişinde bulduk. Daha ileri gidemedik. Sanki görünmeyen bir kuvvet bizi içeri çekiyordu.
Bu çekiliş, gönlüme Vefâ Sultan’ın bir ikrâmı gibi geldi. Zira bozanın her yudumu, sıcak bir yaz gününde içimizi ferahlatan bir lezzete dönüşüyordu. Sonradan aynı lezzeti dostlarımın da hissetmiş olması, bu kanaatimi güçlendirdi.
Vefâ Sultan, İstanbul’un Fatih ilçesine İslâm’ın ruhunu üfleyen, bu topraklara medeniyet taşıyan; İslâm’ın edebini, inceliğini ve zarafetini hayatına nakşederek yaşayan mübarek bir gönül eridir.
Ona ve onun yolunda yürüyen tüm erenlere selâmların, saygıların ve muhabbetlerin hiç bitmeyecek olanı ile... Sevgiyle kalın...