Dil, insana emanet edilmiş en önemli ve en etkili imkânlardan biridir. İnsanın kemâli dilinin altındadır. Anadolu irfanının imbiğinden süzülmüş nice hikmetli sözlerden biridir bu. “Kişi dilinin altında gizlidir.” İnsan, iç dünyasını en çok konuşurken ortaya koyar. Nitekim bal küpünden bal sızar, sirke küpünden sirke sızar.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.), “Ya hayır söyle, yahut sus.” buyurarak sözü tartarak söylemek gerektiğine tek cümleyle veciz bir şekilde dikkat çekmiştir. Eğer sükûttan daha güzel bir şey söylemeyeceksek susalım. Eğer sükûttan daha hayırlı bir şey söyleyeceksek konuşalım.

“Hayır söyle işine hayır gelsin başına.” sözü de bu Hadisten ilhâm alınarak söylenmiştir. Söylenen sözün hayata yansıyacağına işaret eder. İşte bu yüzden dil, yalnızca bir ifade aracı değil, aynı zamanda büyük bir sorumluluğun da taşıyıcısıdır.

O bakımdan aynı zamanda iletişimi sağlayan dilimizi “Ya hayır söyle yahut sus” Hadis-i Şerifine uygun kullanırsak, bütün ilişkilerimizde; gerek aile, gerek sosyal çevre, gerekse iş hayatımızın bir nizama girdiğini müşahede ederiz. Bu sayede tüm ilişkilerimiz medeni bir çizgiye ulaşır. Böylece Müslüman edebi ve inceliği tüm hayatımızı kuşatır. Farz olan ibadetlerle birlikte bu Hadis-i Şerifi yaşamak bizi İslâm’ın Mü’min vasfına büründürür. Zira bu Hadis bizi su-i zan, münakaşa gibi şerlere kapı açılmasından alıkoyar.

Bir tek Hadis’in veya Âyetin günlük hayat içinde yaşanması, insana mânâ yolunda aşılması zor nice mesafeler aldırır. Böylece İslâm’ı gerçek mânâda yaşayan bir insan, girdiği her ortamı cennete çevirir. Üzüntü olan yere sevinç yaymayı, nefret olan yere sevgiyi, ümitsizlik olan yere ümidi, kuşku olan yere inancı taşıyarak gönülleri ve ruhları şâd eder.

Söylenen her söz, bizi bir şekilde bağlar. Bir kelime, yerinde söylendiğinde muhatabını ihyâ edebilir. Aksi durumda ise kem söz bir insanın mahfına sebep olabilir. Tasavvufta kelâmı az ve öz kullanmak önemlidir. Nefis terbiyesinde az konuşmak, az yemek ve az uyumak önemli ilkelerdir. 20. asrın önemli mütefekkirlerinden Kenan Rifai, “Sükût olsun sana tevhid” diyerek manevi tekâmülün en önemli şartlarından birine işaret etmiştir.

İki insan arasında iletişim gönülden gönüle olursa bir anlam kazanır. Bunun için de fazla söze ihtiyaç yoktur aslında. Gönül aynası temiz olanlar, sessiz, sözsüz de anlaşırlar. Zira hakikate yaklaşan insan bilir ki, söz çoğaldıkça gönül susar, mânâ azalır. Oysa sükût ile kalpten kalbe yol açılır. Neşet Ertaş “Gönülden gönüle bir yol vardır görünmez” derken bu hakikate ne güzel işaret ediyor.

Hak dostları bu yüzden kelimeleri azaltmış, hâlleriyle konuşmayı tercih etmişlerdir. Onların bakışlarında suyun berraklığı, duruşlarında vakar, sükûtlarında ise derin bir tefekkür saklıdır. Çünkü kalp, ilâhî hakikatle temas ettiğinde, dil susar. Söz yerini hâle bırakır.

Allah’ın isimlerinin tecelligâhı olan insanoğlu, sayısız güzellik ve kabiliyetle donatılmıştır. Her bir isim, insanda ayrı bir mânâ olarak zuhur eder. Rahmet, şefkat, hikmet, sabır ve muhabbet… Hepsi insanın özünde saklı birer ilâhî emanet gibidir. Ne var ki çoğumuz, bu eşsiz donanımın farkına varmadan bir ömür tüketiriz.

Günlük hayatın telaşı, bitmek bilmeyen koşuşturmalar ve dünyanın aldatıcı cazibesi, içimizde saklı olan o mükemmel hazinenin üzerini örter. Kalp, dış âlemin sesleriyle doldukça, iç âlemin sesini duyamaz hâle gelir. Oysa insanın hakikî yolculuğu dışarıya değil, içeriye doğrudur. İnsanın kendinden kendine yolculuğudur.

Tasavvuf ehli bu yüzden “kendine dön”, “Kapı kapı dolaşma, muradlar sendedir” der. Nebevi hikmetten beslenen filozoflar da bu gerçeğin farkındaydı. Sokrates, “Kendini bil, kendini tanı” diyordu. İnsan, kendini bildikçe Rabbini tanır; iç âlemini arındırdıkça hakikate yaklaşır. Sükût, bu yolculuğun en kıymetli azıklarından biridir. Zira sükût ile kalp arınır, zihin durulur. böylece hakikatin sesine kulak vermek kolaylaşır.

Sabri Tandoğan, “Söz söylemek dilin gönülle, gönlün ise dille beraber olduğu zaman bir anlam kazanır” diyordu. Fıtri bir ihtiyaç olan tevhid, bizi hayatın her alanında kuşatan bir güzelliktir. Her şeyi birlediğimiz zaman bizi huzurun, mutluluğun cıvıl cıvıl neşvesi kuşatır.

Tasavvufta “Söyleyenin diline hikmet, söyleyenin bakışından gelir.” sözü önemli bir yer tutar. Muhatabını saygı ile dinleyerek, onun dile getiremediğini anlamaya çalışmak ne güzel bir itiyattır.

Dilin belâlarından biri de gıybettir. Günlük hayatın akışı içinde farkında olmadan yapılan konuşmalar, zaman zaman bir insanın gıyabında şekillenen yargılara dönüşebilmektedir. Bir kişi hakkında onun duyduğunda hoşlanmayacağı şekilde konuşmak, onun şahsiyetini zedeleyen bir sürece kapı aralayabilir. Bu durum, sadece bireysel bir mesele değil; aynı zamanda toplumsal bir hassasiyet alanıdır.

Kur’ân-ı Kerîm bu hususu çarpıcı bir benzetmeyle şöyle dile getirir: “Birbirinizin gıybetini yapmayın. Sizden biriniz, ölmüş kardeşinin etini yemekten hoşlanır mı? İşte bundan tiksindiniz!” (Hucurât, 49/12). Bu ayet, gıybetin ne denli ağır bir ahlâkî yara olduğunu insanın vicdanına dokunan bir üslupla ortaya koyar.

Peygamber Efendimiz (s.a.v.) de gıybeti, “Kardeşini, hoşlanmayacağı bir şeyle anmandır” şeklinde tarif etmiş; “Söylediğim şey onda varsa?” diye sorulduğunda ise “Eğer söylediğin onda varsa gıybet etmiş olursun; yoksa iftira etmiş olursun” (Müslim, Birr, 70) buyurarak meselenin sınırlarını açıkça çizmiştir.

Gıybet, bu yönüyle, fark edilmeden yayılan ince bir sarsıntı gibi insanlar arasındaki güveni zedeler; muhabbeti gölgeler, huzuru bozar. Nitekim çoğumuz, aramızda hiçbir mesele yokken dahi bazı bakışlarda saklı bir mesafe, bazı tavırlarda hissedilen açıklanamaz bir soğuklukla karşılaşmışızdır. Sebebini tam olarak bilemesek de, kalbe dokunan o görünmez kırılmanın ardında çoğu zaman gıybet gizlidir.

Bu sebeple dil, insanın en büyük emanetlerinden biridir. Onu korumak, sadece başkalarını değil, insanın kendi kalbini de koruması demektir.

İslâm ahlâkında gıybet, bir insanın hoşlanmayacağı şekilde arkasından konuşmak olarak tanımlanmış ve ciddi bir uyarı konusu yapılmıştır. Bu uyarı, yalnızca bir yasağın sınırlarını çizmekle kalmaz; aynı zamanda insan onurunu korumaya yönelik bir ahlâk çağrısıdır.

Yunus Emre sözün tesirini asırlar öncesinden şu dizeleriyle ne güzel dile getiriyor.

Söz ola kese savaşı,

Söz ola kestire başı

Söz ola ağulu aşı

Yağ ile bal ide bir söz

Sözünü tartıp biçerek dile dökenler, sözün gideceği istikameti, usta bir okçu gibi hedefi tayin ederek sarf edenler, ne güzel insanlardır. Onlar, nerede konuşulması, nerede susulması gerektiğini bilen, olgun, kâmil insanlardır. Onlara selâm, onlara sevgi, onlara sonsuz saygı...