Geçtiğimiz günlerde karşılaştığım bir hâdise, beni hayatın en temel hakikatlerinden biriyle yeniden yüzleştirdi. Birbirine ayna olmanın gereği üzerine uzun uzun düşündüm. Gerçekten de bu son derece mühim bir husus. Zira ayna olmadan insan kendine nasıl çeki düzen verebilir?
Gerçek şu ki, insan kendi kusurunu çoğu zaman kendi başına fark edemez. Nefis, hataları örtmeye meyyaldir; insan ise kendine karşı çoğu zaman müsamahakârdır. İşte tam bu noktada, bir başkasının varlığı, bir kardeşin samimiyeti devreye girer. Birbirine ayna olmak, yalnızca bir nezaket değil; mü’minin mü’mine karşı taşıdığı derin bir sorumluluktur. Çünkü ayna, yargılamaz; sadece gösterir. Kırmadan, incitmeden, olduğu gibi… bazen yalnızca susarak...
Ne güzel bir inceliktir kardeşine ayna olabilmek… Onun iyiliğini isteyerek, eksiklerini görmesine yardımcı olmak… Bu düşünceler Resûlullah Efendimiz’in şu mübarek hadisini tekrar hatırlamama vesile oldu: “Mü’min, mü’minin aynasıdır.” buyuruyor Resulullah Efendimiz. İnsan ne kadar yol aldığını, hangi mertebede olduğunu mü’min kardeşinin gönül aynasında görebilir.
Ne var ki, günümüzde çoğu zaman birbirimizi incitmekten çekindiğimiz için samimiyetten uzaklaşıyoruz. Gerçeği söylemek yerine susmayı, uyarmak yerine görmezden gelmeyi tercih ediyoruz. Kırılmasın diye eğip bükülen sözler, zamanla hakikatin üzerini örtüyor. Böyle olunca da insanlar, birbirlerine ayna olmak yerine adeta birbirlerine perde oluyorlar. Maskeler takıyor, hakikati gizliyor ve belki de farkında olmadan birbirlerini yanıltıyorlar.
Oysa bu tutum, insanın tekâmül yolculuğunu sekteye uğratır. Çünkü insan, ancak kendini görerek değişir; değiştikçe olgunlaşır. Hakikati yansıtan bir ayna olmadan ise tekâmül yolculuğu eksik kalır. Belki de bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey, kırmadan söyleyebilen ve kırılmadan dinleyebilen samimi gönüllerdir. Onlar gerçek Hak tâlipleridir.
Mevlânâ, “Ya olduğun gibi görün, ya göründüğün gibi ol” diyerek insanı iç dünyasıyla dış dünyası arasında birliğe, bütünlüğe davet etmiyor muydu? Aslında bu söz, ayna olmanın veciz bir ifadesidir. Çünkü insana ayna olan mü’min kardeş, düşüncesi ile davranışları arasında birlik kurabilmiş, samimiyetini hayatına aksettirmiş kimsedir. Onun sözünde ve bakışında yapaylık yoktur; saf hakikatin berraklığı vardır.
Hakikat nazarıyla bakabilen bir gönlün aynasında kendini görmek, insan için büyük bir nimettir. Zira o nazar, kusuru incitmeden gösterir, eksiği kırmadan hatırlatır. Böyle bir aynaya bakabilen kimse için Hak yoluna yönelmek de kolaylaşır. Çünkü insan, kendini gördükçe yolunu bulur; gördükçe arınır, arındıkça hakikate yaklaşır.
Nitekim aynaya bakarak dış görünüşümüzü düzeltebiliyoruz. Saçımızı, yüzümüzü, elbisemizi bir çırpıda düzene koyabiliyoruz. Peki ya gönül dünyamız? Kalbimizin dağınıklığı, düşüncelerimizin karmaşası nasıl sükûna erecek? İşte bu da ancak samimi bir nazarın, hakikati gören bir bakışın rehberliğiyle mümkündür.
Bu sebeple hepimizin, Hak nazarıyla bakabilen gözlere ihtiyacı vardır. Bizi bizden saklamayan, ama incitmeden gösteren; yargılamadan hatırlatan; kırmadan inşa eden bakışlara… Çünkü insan, en çok da böyle bakışlarda kendini bulur.
Tevfik Fikret, oğluna hitaben kaleme aldığı bir şiirde “İnan Halûk, ezelî bir şifadır aldanmak” derken, insanın kimi zaman hakikatle yüzleşmek yerine, kurduğu hayallere sığınarak teselli bulduğunu dile getirir. Ne var ki bu teselli, çoğu zaman geçici bir sükûnetten ibarettir. Nitekim değerli Hak dostu Sabri Tandoğan’ın “Aldanışların en büyüğü, insanın kendi kendini aldatmasıdır.” sözü, bu geçici sükûnetin ardındaki en büyük tehlikeyi veciz bir şekilde ortaya koyar.
Kıymetli halk ozanımız Aşık Veysel Şatıroğlu ise “Yumma gözün kör gibi” diyerek aynı hakikati gönüllere nakşeder; insanı, kendinden kaçmamaya ve gerçeği görmeye davet eder. Çünkü gözünü kapatan, hakikati inkâr etmese bile ondan mahrum kalır; kendini göremeyen ise yolunu da bulamaz.
Belki de bu yüzden en büyük ihtiyacımız; bizi oyalayan hayaller değil, hakikati gösteren aynalardır. Bizi alkışlayan değil, bize kendimizi gösteren; incitmeden uyaran, kırmadan hatırlatan aynalar… Çünkü insan, ancak hakikati gördüğünde kendine gelebilir; kendine geldikçe de Hak’ka yaklaşır.
Yüce Allah (cc) Kur’an-ı Kerim’de Hz. Musa’yı firavuna tebliğ için gönderirken şöyle buyurur: “Ya Musa, firavunu Hakk’a davet ederken yumuşak ve tatlı söyle. Belki öğüt alır yahut korkar.” (Tâhâ, 20/44) Bu ilâhi hitap, hakikati dile getirmenin üslûp ve söyleyiş biçiminin de önemini açıkça ortaya koyuyor ve hakikatin nasıl dile getirilmesi gerektiğini bize öğretiyor. Zira ayna olmak, sadece göstermek değil; doğru bir üslûpla, incitmeden ve kırmadan gösterebilmektir.
Demek ki mü’minin mü’mine ayna olması hikmet ve nezaket yolunu seçmeyi gerektiriyor. Hakikati yansıtan söz, ancak yumuşak bir dil ve samimi bir gönülle karşılık bulur. Böyle bir aynaya bakan insan ise kendini görür, kendini gördükçe de Hakikat yolunda yürümeye daha kolay yönelir.
Merhum Sabri Tandoğan, bu hikmet ve nezaket yollu yaklaşımı, “İnsanın edep hududuna girmek” olarak tanımlardı. Böyle bir yaklaşım karşısında gönüllerin kilidi açılır ve hakikat karşısında insan ister istemez teslim olur. Allah cümlemize bir ömür boyu Hak yolunda yürümeyi kolaylaştırsın.