Geçtiğimiz yazıda kalabalıkların artmasına rağmen, insanın insana olan yakınlığının azalmasından, birbirinin hayatına dokunan insanların sayılarının azalmasından bahsetmiştik. Bugünkü yazımızda insanın insana olan ihtiyacını somut bir örnek üzerinden ele alalım.
Bazen sımsıcak, samimi bir selâm, bir hâl hatır sorma, insanı içinde bulunduğu yalnızlık hissinden, gam ve kasavetten çekip alır. Yeniden gönlü cıvıl cıvıl neş’eyle, yaşama sevinciyle doldurabilir. İnsanın iç dünyası yeniden umutla, güzelliklerle dolar. Bir insanda başlayan bu iyilik hâli, sudaki halkalar misali genişler, genişler bütün bir şehre yayılabilir. Rahmetli Sabri Tandoğan, “Bir tebessüm bütün dünyayı dolaşır.” diyordu. Bugün buna kelebek etkisi diyoruz.
Küçük bir iyiliğin, farkında bile olmadan nasıl büyük bir dönüşüme vesile olabileceğini gösteren çarpıcı bir hatıra da bu hakikati adeta somutlaştırır.
Sabri Bey anlatmıştı. Soğuk bir kış gününde, Danıştayda görev yaptığı yıllarda, öğle arası Ulustaki bir büfede sıraya girer, önündeki genç, sırası gelince, iki kutu aspirin ister. (1980’li yıllarda büfelerde aspirin satılırdı.) Delikanlının hâlinden sıkıntılı bir durumu olduğunu fark eden Sabri Bey, Omuzuna dokunur, “Evlâdım, aman dikkat et, aspirin midene dokunmasın. Benim eşim midesinden rahatsızdır. Ona iyi gelmez. Sen de dikkat et olur mu?” Der. Bu kısa uyarının ardından sırtını sıvazlar ve Danıştay binasını göstererek “Benim odam 10. katta” diye ekler ve oradan ayrılır.
Aradan yaklaşık bir hafta geçer, bir gün Sabri Bey’in Danıştaydaki odasının kapısı çalınır. Elinde bir buket çiçekle bir delikanlı yaklaşır, “Efendim, beni hatırladınız mı?” der. “Aşağıdaki büfede karşılaşmıştık. Ben iki kutu aspirin almıştım. Niyetim onların hepsini içip, hayatıma son vermekti. Ama siz bana öyle sıcak, öyle samimi yaklaştınız ki, üzerimdeki kalın paltoya rağmen, omuzuma koyduğunuz elinizin sıcaklığını tüm hücrelerimde hissettim. ‘Demek beni düşünen, iyiliğimi isteyen insanlar var.’ diye düşündüm ve... vazgeçtim.” Der. Sabri Bey’in gözleri dolar. Kucaklaşırlar.
İşte öyle... Bazen bir insanın omuzuna usulca dokunmak onu intihardan döndürebiliyor. Hakikatin izinde olmak, sadece büyük meseleleri konuşmak değildir. Bazen bir selamı çoğaltmak, bir hâl-hatır sormak, bir gönle dokunmak önemlidir. Çünkü insan, insana iyi gelir. Mühim olan da insana iyi gelen insan olabilmektir. Yunus Emre ne güzel söylüyor:
Bir hastaya vardın ise,
Bir içim su verdin ise,
Yarın anda karşı gele,
Hak şarabın içmiş gibi...
Mühim olan beklediğimiz o samimiyetin bizden başlamasıdır. Resulullah Efendimiz, “Veren el alan elden hayırlıdır” buyurmuyor muydu? Bir kalbe dokunmak için büyük imkânlara sahip olmaya gerek yoktur. İçten bir selâm veya bir tebessüm insanın iç dünyasını aydınlatmaya yeterlidir.
Toplumsal dayanışmanın bireycilik akımı karşısında zayıfladığı modern çağda, Durkheim’in İntihar adlı eserinde ortaya koyduğu tespitler dikkat çekicidir. Durkheim’e göre, ekonomik bakımdan zengin olmalarına rağmen bireyci toplumlarda intihar vak’aları yüksek oranlarda görülmekte; buna karşılık dayanışmanın güçlü olduğu ve birlikte yaşama kültürünün hâkim bulunduğu geniş aile yapılarında bu tür vak’alara daha seyrek rastlanmaktadır.
Nitekim insan, üns kökünden gelir. Ünsiyet; birlikte olmak, hayatı paylaşmak, yakınlık, dostluk kurmak anlamlarına gelir. Bunlar insan fıtratında yer alan en önemli ihtiyaçlardır. Psikolojik rahatsızlıkların çoğunun bu ihtiyacın yeterince karşılanmamasından geldiği de bilinen bir gerçektir. İstisnasız hepimizin omuzumuza dokunacak sıcak bir temasa, içten, samimi, sıcak bir yakınlığa ihtiyacımız vardır.
Çağları aşan sesiyle Yunus Emre;
“Ben gelmedim dava için,
Benim işim sevi işi.
Dostun evi gönüllerdir.
Gönüller yapmaya geldim.”
derken, insanın en derin yarasına bir merhem, en sessiz ihtiyacına bir cevap olmayı mı murat ediyordu?