Emniyetli şehir
Değerli Okurlarım
Sonbaharın bizi kışa hazırlayan bu ilk ayında; rüzgârların hızını artırdığı, havaların serinlemeye başladığı şu günlerde tabiat da kendi sessiz dönüşümünü yaşıyor. Yaprakların sararıp toprağa düşmesi, bize hayatın geçiciliğini ve zamanın durmaksızın akıp gittiğini hatırlatıyor. Belki de tabiatın bu sessiz dönüşümü, insanın kendi içindeki dönüşümü düşünmesi için güzel bir vesile…
İşte böyle bir mevsimde, Mustafa Tatcı’nın yorum ve okumaları eşliğinde, zamana iz bırakan bir gönül ve aşk erinin, Malatyalı Niyâzî-i Mısrî Halvetî’nin gönül dünyasına doğru bir yolculuğa çıkalım. Bakalım Hazret ne diyor;
Bir şehre erişdi yolum dört yanı düz meydan kamu
Ana giren görmez ölüm içer âb-ı hayvân kamu
Bir hoş güzel yapusı var otuz iki kapusı var
Cümle şehirlerden ulu her yanı bağ bostan kamu
Âb u havâsı mûtedil giren çıkamaz ay u yıl
Dağları lâle ak kızıl, bâğlar gül-i handân kamu
Bülbülleri nâlân eder cân u dili hayrân eder
Bâğçeleri seyrân eder her kûşede hûbân kamu
...
Bu dediğim cennet değil anlara ol minnet değil
bunun safâsı zevkına ehl-i cinân hayrân kamu
Şehr-i hakîkatdır adı Hak sırrını bunda kodu
Ol sırra ârif olanı eyledi Hak mihmân kamu
Olmaz onlarda hîç fesâd buğz u hased kibr ü inâd
Cümle biliş yok anda yad birbirine ihvân kamu
... (Niyâzî-ı Mısrî / Divân-ı İlâhiyât / haz. Mustafa Tatcı / 2022 H Yayınları)
Mustafa Tatcı beyitleri şerh ederken, her kelime perdesini açıyor. Sırlar ayân oluyor. Mısrî Niyâzî Hazretlerinin elimizden tutup, bizi alıp götürdüğü dâr’ül emân’a kadem basalım.
Tatcı’nın şerhinden mülhem olarak, Niyazi-i Mısrî, bu nutk-u şerifinde bize âdeta bir Müslüman-Türk şehri profili çizer. Kale surlarıyla çevrilmiş, otuz iki kapısı bulunan; ortasından bir ırmak akan ve merkezinde Ulu Cami yükselen bir şehir… Caminin etrafında ise yalnızca ibadet mekânı değil, hayatın bütün ihtiyaçlarını kuşatan bir külliye vardır: Hanı, hamamı, çarşısı, mektebi, medresesi ve tekkeleriyle şehir, kendi içinde bir bütünlük arz eder.
Geçmişte şehir, yalnızca insanların barındığı bir mekân değildi; insanı maddî ve mânevî yönleriyle yetiştiren canlı bir mektepti. Şehir kültürü, aynı zamanda bir medeniyet tasavvuruydu. Tarihî şehirlerimize baktığımızda, İstanbul başta olmak üzere Kastamonu, Çorum ve Anadolu’nun daha birçok şehrinde bu anlayışın izlerini görmek mümkündür. Şehrin içinden çoğu zaman bir su akar; cami merkeze alınır, onun etrafında mektepler ve medreseler yükselirdi. Henüz şirâzesini kaybetmemiş tekkelerde ise Hak âşıkları, gönül erleri ve irfan yolunun temsilcileri, insanlara yalnız sözleriyle değil, hâlleriyle de örnek olurlardı.
Onların sözlerinde, davranışlarında, yaşayışlarında irfan, edep, güzel ahlâk, gönüllerinde ise aşk vardı. Böylece şehir, sadece taşın ve toprağın şekillendirdiği bir yer olmaktan çıkar; ilim, ibadet, sanat, ahlâk ve irfanın aynı hayat içinde buluştuğu bir medeniyet mekânına dönüşürdü.
Dolayısıyla şehir, insanın sadece bedenine değil, ruhuna da hitap eden bir hayat alanına dönüşürdü. İnsan, kendisine örnek alacağı, saygı ve muhabbet duyacağı kimselerle aynı şehirde nefes alır; onların sözlerinden, hâllerinden ve yaşayışlarından beslenirdi. Eğitim, ibadet, ticaret, sanat, ahlâk ve irfan birbirinden kopuk alanlar değil, aynı hayatın birbirini tamamlayan parçalarıydı.
Bu şehre giren emândaydı - emniyetteydi. Oraya ancak kurtuluşa erenler girerdi. Zira oraya girmek, belli bir kemâl derecesinde olmayı gerektiriyordu. Tatcı Hoca bu noktada şehir metaforu ile kastedilen manâyı Yunus’un mısralarıyla bizim idrâkimize açıyor;
“İş bu vücut şehrine her dem giresim gelir,
İçindeki sultanın yüzün göresim gelir.
İşitirem sözünü, göremezem yüzünü,
Yüzünü görmekliğe canım veresim gelir.
İnsanın yaşadığı dış mekânla yani şehirle iç dünya arasında kurulan bu münasebet ve uyum, insan aklının külli akıl ile imtizacından doğabilecek bir idrâk seviyesi gerektiriyor. İslâm’ın tevhid düşüncesi ile ulaşılabilecek bir idrâk ile oluşturulmuş, insanın bütün ihtiyaçlarına cevap veren, iç âlem ile dış mekânı uyum içinde düzenleyen bir şehir profili...
Zira insan, küçük bir âlem; şehir ise insanın birlikte yaşadığı daha büyük bir âlem olarak düşünüldüğünde, dış dünyadaki düzen ile iç dünyadaki düzen arasında da bir münasebet kuruluyor. Böylece dünkü mimârîmiz, bu tevhidî anlayış üzerine şehrini inşâ ediyordu.
Bugün ise şehrin merkezini ve onunla birlikte bütünlük düşüncesini, hayatı bölmeden bütünüyle kavrama anlayışını kaybettik. Geçmişte şehir, cami ve külliyesi etrafında şekillenen bir bütündü. Merkezde yalnızca bir yapı değil, insanın hem maddî hem de mânevî ihtiyaçlarını kuşatan bir hayat tasavvuru vardı. Cami, bu hayatın kalbiydi; mektep, medrese, çarşı, han, hamam ve tekke ise onun etrafında şekillenen unsurlardı.
Zira madde ile mâna, birbirinden ayrı değil; birbirini tamamlayan, bütünleyen iki unsurdur. Eski mimarimiz de insanın yalnız bedenine değil, zihnine ve gönlüne hitap ediyor; onun hem maddî hem de mânevî ihtiyaçlarını karşılıyordu. Bu iki alan arasında bir âhenk, bir ölçü ve denge vardı.
Bugün ise şehrin merkezleri değişti. Cami ve külliyenin yerini giderek alışveriş merkezleri aldı. Şehrin, insanı bir araya getiren merkezleri, artık daha çok tüketim ihtiyacına cevap veren mekânlara dönüştü. Böylece merkez, insanın yalnızca maddî ihtiyaçlarına hitap eder hâle geldi. Mânâ, ruh ve gönül ise şehrin merkezinden yavaş yavaş çekildi.
İstisnalar hariç, aynı çekiliş vücut şehri için de söz konusudur. Kalplere de madde yerleşti. Demek ki merkez değiştiğinde yalnızca şehrin mîmârisi değişmiyor; insanın hayata bakışı ve yaklaşımı da değişiyor. Çünkü şehir, insanı şekillendirdiği kadar insanın değerlerini de yansıtır. Merkezinde ne varsa, şehrin ruhunda da o vardır. Dün merkezde cami ve külliye vardı; bugün ise tüketimin sembolleri var. Bu değişim, aslında şehirden daha büyük bir değişimin, insanın madde ile mânâ arasındaki dengesini kaybedişinin de işaretidir.
Niyazi-i Mısrî’nin XVII. yüzyılda bu külliye ve bütünlük, dolayısıyla tevhid düşüncesinin giderek kaybolduğunu fark etmiş olması, bugün yaşadığımız parçalanmışlık karşısında ayrıca düşündürücüdür. Zira bir medeniyet, önce mekânların inşasındaki zihnî yapıyı, ardından o mekânların taşıdığı mânâyı kaybetmeye başladığında, zamanla kendi bütünlüğünü de yitirmeye başlar.
Oysa merkezi mânevî gıda olan bu şehirler, birbirini seven gönüllerin topluluğuydu. Niyazi-i Mısrî’nin ifadesiyle, bu medenî şehirlerde yaşayanlar “dünyaya girmemişlerdir.” Tatcı’nın yorumuyla; buradaki “dünya”, sadece içinde yaşadığımız maddî âlem değildir; kelimenin kök anlamıyla “denî”, yani aşağı ve alçak olana meyletmek mânâsını da taşır. Onlar dünyadan el etek çekmiş kimseler değildi; fakat dünyanın insanı aşağıya çeken, gönlü maddeye esir eden tarafına teslim olmamışlardı.
Mısrî’nin sözünü ettiği medeniyet, insanın dünyada yaşarken dünyaya ait hâle gelmemesiydi. Çarşısında ticaret yapılır, hanında yolcu ağırlanır, mektebinde ilim öğretilir, medresesinde hakikat aranır, tekkesinde gönüller terbiye edilirdi. Fakat bütün bunların merkezinde insanın geçici dünyaya değil, Hakk’a yönelmesi vardı.
Asıl medeniyet de tam burada başlıyordu: Dünyanın içinde yaşayıp dünyaya esir olmamak; maddeye sahip olup maddenin insanın kalbine sahip olmasına izin vermemek. Böyle bir şehir, taş ve duvardan ibaret değil; birbirini seven, birbirine iyiliği dokunan ve birbirinin gönlünü gözeten insanların meydana getirdiği canlı bir medeniyet halkasıydı.
Zira insan ahsen-i takvim üzere yaratıldı. Fakat sonra esfel-i sâfiline indirildi. Şimdi ise esfeli sâfilinden ahsen-i takvime yükselmeye çalışıyor ise O yükseliş insanın mîrâcı oluyor. Onlar dünyaya girmedi girdiyse de alâyişine kapılmadılar.
Tatcı’nın ifadesiyle, böyle bir kâmile; Allah için seven, Allah için yaşayan, Allah için alan ve verene şeytan yaklaşamaz. Onlardan gizlenir. Çünkü nefs terbiye edilmiştir. Gönüllerini Hakk’a bağladıkları için şeytanın vesveseleri de kendilerine yer bulamaz. Çünkü kin, kibir, haset, yalan ve benzeri hâller nefsin başıboş bırakılmasının neticeleridir. Nefsini terbiye etmiş, gönlünü arındırmış kâmil insana ise şeytanın nüfuz edecek bir alan bulması mümkün değildir.
O şehir, dârü’l-emândır; yani güven ve esenlik yurdudur. Bir başka ifadeyle, kurtuluş kapısıdır. Fakat bu kapıdan geçmek, yalnızca şehrin sınırlarından içeri girmekle mümkün değildir. Oraya gönlüyle Allah’a yönelenler, O’na dönenler girer. Çünkü orası, insanın korkularından, ihtiraslarından ve nefsinin esaretinden kurtulduğu bir güven evidir.
Bu güvenli ev, Kur’ân’ın şu ilâhî hitabını hatırlatır: “Lâ havfun aleyhim velâ hüm yahzenûn.” Onlara korku yoktur ve onlar mahzun da olmayacaklardır.
İşte Mısrî’nin işaret ettiği şehir, yalnız taşları, sokakları ve yapılarıyla değil; bu ilâhî emniyete kavuşmuş gönülleriyle bir şehirdir. Orada insan, yalnızca bir şehirde değil, mânânın ve hakikatin içinde yaşamaktadır.
Tatcı’nın aktardığına göre, Niyazi-i Mısrî, nutkunun bir bölümünde şöyle der:
“Kim ki o şehri özledi,
Erenler izini izledi,
Hakk’ın edebini gözledi.”
Bir gönül erinin izini sürüp Hakk’ın kapısına varmak isteyen için daima bir umut vardır. Ancak o kapıya giden yolun da kendine mahsus bir edebi, bir erkânı vardır. Her şehrin kendine göre bir nizamı ve âdâbı olduğu gibi, gönül şehrinin de riayet edilmesi gereken kuralları vardır. Mısrî, insanın bu âdâba dikkat etmesi gerektiğine işaret eder.
Terbiye dille başlar. Göz terbiyesi, kulak terbiyesi, oturuş, kalkış terbiyesi, yürüyüş terbiyesi...ilâ ahir ... hayâtın her anında bir inceliği, bir zarafeti, bir güzelliği, kısaca yaşama sanatını öğrenirler (Mustafa Tatcı’nın, Divan-ı İlâhiyat’ta yer alan 161. Nutku Şerif’inin yorumundan istifade edilerek yazılmıştır).
Sürgünde yaşamak zorunda bırakılan Niyazi-i Mısrî’yi daha yakından tanımak ve Dîvânı’nın muhtevasını anlamak isteyenler, Mustafa Tatcı’nın hazırladığı ve H Yayınları tarafından yayımlanan eserlere başvurabilirler. Beş Ciltlik Dîvân-ı İlâhiyat ile Limni’de Sürgün Bir Veli ve Limni’den Geliyorum adlı kitaplar bizleri bu gönül eriyle tanıştırmak ve onun gönül dünyasına açılan kapıyı aralamak için raflarda kendilerine uzanacak elleri bekliyor.
Vakit ilerliyor; sonbaharın bir gününün yarısı geçmiş bile... Hayatın bu durmaksızın akan ritminde kendi yerimizi almak, bizi diri ve zinde tutuyor. Her yeni günün bize sunduğu güzellikleri fark ederek, Yunus Emre’nin deyişiyle “Her dem taze doğmak” temennisiyle... Esen Kalın...