Kastamonu, Batı Karadeniz'in en uzun sahil şeridine sahip ili… Tarihin en stratejik limanlarından birine sahip… Türk edebiyatına yön veren isimleri yetiştirmiş bir kültür merkezi… Ama bütün bu zenginliğe rağmen denizden de kültürden de hak ettiği payı alamıyor. Asıl sorgulamamız gereken konu da tam burada başlıyor.

Bazen bir şehrin geleceğini anlamak için bugüne değil, geçmişine bakmak gerekir.

Çünkü geçmiş, yalnızca geride kalan yıllar değildir; doğru okunursa geleceğin de pusulasıdır.

Osmanlı döneminde Kastamonu Vilayeti, Anadolu'nun en güçlü idari merkezlerinden biriydi. Bugün komşumuz olan Sinop ise bu büyük vilayetin önemli sancaklarından biriydi. Tarih değişti, idari sınırlar değişti, şehirler kendi yolunu çizdi.

Fakat bugün ortaya çıkan tablo düşündürücü...

Batı Karadeniz'in en uzun sahil şeridine sahip olan Kastamonu, deniz ekonomisinde ve kıyı turizminde potansiyelinin çok gerisinde kalırken; daha kısa kıyıya sahip Sinop, denizle kurduğu bağı ekonomik ve turistik değere dönüştürmeyi başardı.

Elbette burada mesele bir şehri diğerine üstün göstermek değildir.

Çünkü Sinop'un başarısı alkışı hak ediyorsa, Kastamonu'nun sahip olduğu imkânları neden aynı ölçüde değerlendiremediğini de cesaretle konuşabilmeliyiz.

İşte asıl mesele budur.

Kastamonu'nun yaklaşık 170 kilometreyi bulan sahil hattı yalnızca bir kıyı şeridi değildir.

Cide'den Doğanyurt'a, İnebolu'dan Abana ve Çatalzeytin'e uzanan bu kıyılar; balıkçılığın, deniz ticaretinin, turizmin, lojistiğin ve mavi ekonominin temelini oluşturabilecek büyük bir potansiyele sahiptir.

Ancak potansiyel, tek başına kalkınma getirmiyor.

Onu doğru planlayacak vizyon olmadığında, en büyük zenginlik bile sadece rakamlardan ibaret kalıyor.

Bugün İnebolu Limanı denildiğinde hepimizin aklına önce İstiklal Harbi geliyor.

Haklı olarak geliyor...

Çünkü Anadolu'nun bağımsızlık mücadelesine can veren cephane ve silahların önemli bir bölümü bu limandan iç bölgelere ulaştırıldı.

İnebolu yalnızca bir liman değildi.

Bir milletin umudunun karaya çıktığı yerdi.

Aradan geçen yüz yılı aşkın sürede ise dünya değişti.

Artık limanlar sadece gemilerin yanaştığı yerler değil; sanayinin, ihracatın, lojistiğin ve uluslararası ticaretin merkezleri hâline geldi.

İşte tam bu noktada Kastamonu'nun en büyük eksiği ortaya çıkıyor.

İnebolu Limanı'nın arkasında güçlü bir demiryolu ağı yok.

Sahil ile iç bölgeleri birbirine bağlayan yüksek kapasiteli ulaşım koridorları yeterince gelişmiş değil.

Lojistik merkezler kurulamadığı için deniz, üretimle tam anlamıyla buluşamıyor.

Sonuç olarak elimizde liman var...

Deniz var...

Sahil var...

Ama bunları büyütecek ulaşım zinciri eksik.

İşte bu yüzden Batı Karadeniz'in en uzun sahiline sahip şehir, deniz ekonomisinde hak ettiği noktaya ulaşamıyor.

Üstelik mesele sadece ekonomi de değil.

Kastamonu, kültür konusunda da Türkiye'nin en güçlü şehirlerinden biri.

Rıfat Ilgaz...

Oğuz Atay...

Mehmet Akif Ersoy...

Yusuf Akçura...

Orhan Şaik Gökyay...

Ve daha niceleri...

Bugün birçok şehir tek bir yazarın adıyla uluslararası kültür festivalleri düzenleyip milyonlarca liralık turizm geliri elde ederken, Kastamonu onlarca değere sahip olmasına rağmen bu büyük kültürel mirası yeterince görünür kılamıyor.

Oysa kültür de bir kalkınma modelidir.

Tarih de bir ekonomik değerdir.

Edebiyat da bir turizm markasıdır.

Biz ise çoğu zaman bunları sadece anma programlarına sığdırıyoruz.

Belki de artık şu soruyu sormanın zamanı geldi.

Sorun gerçekten sarp dağlarımız mı?

Yoksa o dağların arkasını görecek kadar uzun vadeli planlar yapamayışımız mı?

Sorun denizin uzak olması mı?

Yoksa denizi şehir ekonomisinin merkezine koyamamamız mı?

Çünkü şehirler yalnızca sahip oldukları imkânlarla büyümez.

O imkânları nasıl yönettikleriyle büyür.

Kastamonu'nun ihtiyacı yeni bir tarih yazmak değil.

Zaten yazılmış çok büyük bir tarihi var.

İhtiyaç duyduğu şey, o tarihi bugünün ekonomisiyle, turizmiyle, ulaşımıyla ve kültürüyle yeniden buluşturacak ortak bir vizyondur.

Bir başkent, her zaman başkenttir.

Yeter ki kendi değerini önce kendisi hatırlasın.