Tarih sayfalarını çok değil, şöyle bir yüzyıl geriye sardığımızda karşımıza çıkan manzara hem düşündürücü hem de iç acıtıcıdır. Bugün bölgenin sanayi yükünü sırtlayan koca bir şehir, bundan 100 yıl önce haritalarda adı bile geçmeyen, Kastamonu’nun Safranbolu ilçesine bağlı 13 haneli küçücük bir köy yerleşkesiydi.
Evet, Karabük’ten bahsediyorum. Cumhuriyetin vizyonu ve ağır sanayinin gücüyle küllerinden doğup devleşen Karabük’ten... Hemen yanı başındaki eski ilçemiz Safranbolu ise o estetik konaklarını, sivil mimarisini dünyaya öyle bir pazarladı ki bugün turizmde küresel bir marka haline geldi.
Peki ya asıl merkez? Yani köklü tarihiyle bu toprakların asıl sahibi olan Kastamonu?
İşte can alıcı, canımızı acıtan soru tam olarak burada başlıyor: Yanı başımızdaki bir köy ağır sanayi devi olurken, bir ilçe tarihini dünyaya satarken; biz elimizdeki dünya çapındaki hazineyle neden hâlâ hak ettiğimiz zirvede değiliz?
Taş Binalardan Fazlası: Ruhun ve Doğanın Başkenti
Kastamonu, sadece taştan ve ahşaptan ibaret kuru bir şehir değildir. Burası, inanç turizminde bu ülkenin en zengin ilk üç şehrinden biri, belki de en bakir olanıdır. Anadolu’nun manevi kalbi Hazret-i Pir Şaban-ı Veli bu şehrin harcını karmıştır. Duasını her daim heybemizde taşıdığımız Ahmet Benli Sultan, yakın tarihin ilim ve ahlak abidesi Mehmet Feyzi Efendi ve İstanbul’un fethini müjdeleyen o kutlu sahabe Kaysü'l-Hemedani bu kadim kentin manevi muhafızlarıdır.
Sadece inanç turizmi de değil; dünyanın en derin ve büyüleyici kanyonları, gürül gürül akan şelaleleri, Ilgaz ve Küre Dağları’nın o eşsiz akciğerleri de bizim topraklarımızda nefes alıyor. Doğa turizmi diye dünyayı gezenlerin, Kastamonu’nun bir tek ilçesini görse nutku tutulur.
Peki, dünyanın her yerinden milyonlarca insanı buraya çekecek bir turizm ve kültür başkenti olmamız gerekirken, neden hâlâ kendi içimize kapalıyız? Biz bu muazzam potansiyeli neden bir türlü o büyük vitrine çıkaramadık?
Eksik Olan Lojistik mi, Yoksa Kolektif Vizyon mu?
Şimdi eğri oturalım, doğru konuşalım. Suçu sadece coğrafyaya ya da imkânlara atmak işin en kolay kısmı. "Ulaşım hatlarımız eksik, demiryolumuz yok, lojistik imkânlarımız kısıtlı" diyerek yıllardır aynı nakaratın arkasına sığınıyoruz. Şüphesiz ki altyapı eksiklikleri birer engeldir; ancak asıl eksiklik, elimizdeki bu parça parça duran dünya çapındaki değerleri tek bir büyük hikâyede birleştirecek o ortak, vizyoner akıldır.
Karabük fabrikalarıyla, Safranbolu konaklarıyla bir başarı hikâyesi yazarken; Kastamonu, üzerinde oturduğu devasa hazinenin farkında ama o hazineyi sandıktan çıkarıp parlatacak hamleden yoksun bir manzara sergiliyor. Bu durum kader değil, tatlı ama sert bir özeleştiri yapmamızı gerektiren idari ve toplumsal bir vizyon sorunudur.
Kastamonu Hak Ettiği Yerde mi?
Soruyorum size: Kastamonu bugün bulunduğu yeri hak ediyor mu? Yanı başımızdaki başarı hikâyelerine gıptayla bakarken, kendi içimizdeki değerlerin birbirini ezmesine daha ne kadar seyirci kalacağız? Bu sessizlik, bu kabuğuna çekilmişlik bu kadim şehre yakışmıyor.
Bizim artık yerel basından Ankara’ya, sivil toplum kuruluşlarından iş dünyasına kadar topyekûn bir "Kastamonu Markası" operasyonuna ihtiyacımız var.
Gelin, bu köşe yazısının altında, yorumlarda buluşalım. Bir Kastamonulu, bir Karabüklü, bu bölgenin havasını soluyan bir fani olarak sizce eksik olan ne? Suç yollarda mı, yoksa o yolları yürümeyi beceremeyen bizlerde mi?
Söz sizde...