Teşbihte hata olmaz derler... Günlerdir sosyal medyada önümüze düşen bir video için kurulacak en doğru cümle bu herhâlde: “Müslüman mahallesinde salyangoz sattılar.”
Kayseri'den gelen bir grup gazetecinin Kastamonu'nun tam merkezinde çektiği o kurgu video, epeydir şehir kamuoyunun gündeminde. Ancak peşinen söyleyeyim: Bu yazının konusu ne Kayseri ne de o videonun kendisi. Benim asıl derdim, Kastamonu'nun kendi marka değerleri söz konusu olduğunda takındığı o anlaşılmaz tavır, daha doğrusu takınamadığı o ortak refleks.
Bazen öyle anlar olur ki, yaşanan olayın kendisinden ziyade, o olayın arkasında çırılçıplak duran gerçekleri konuşmak gerekir. İşte son günlerde sosyal medyayı sallayan o video da tam olarak böyle bir ayna tutuyor yüzümüze.
Olay malum: Kayseri'den bir grup gazeteci kalkıp memleketimize geliyor, şehrin göbeğinde bizim vatandaşımıza Kayseri pastırması tattırıyor. Sonra da baştan aşağı kurgulanmış, senaryosu önceden yazılmış bu videoyu servis ediyorlar. Kısa sürede binlerce izlenme, yüzlerce paylaşım, bitmek bilmeyen tartışmalar...
Peki, biz burada neyi tartışıyoruz?
Bence asıl bakmamız gereken yer, o videonun pikselleri değil; bize gösterdiği o acı tablo. Eğri oturalım, doğru konuşalım; mesele Kayseri değil. Kayserililer kendi markalarını tanıtmak için buraya kadar gelip bir operasyon yapıyorsa, adamlar kendi açılarından görevini yapıyor demektir. Buna hiçbirimizin itirazı olamaz.
Asıl sormamız ve cevabını ararken de yüzümüzün kızarması gereken soru şu: Biz Kastamonu olarak kendi markamıza aynı kararlılıkla, aynı lobicilik becerisiyle sahip çıkabiliyor muyuz?
Mesele pastırma değil, şehrin refleksidir
Şunu artık kafamıza kazımamız gerekiyor: Kastamonu pastırması bizim için sadece bir gıda ürünü, tezgâhta satılan bir et dilimi değildir. O vitrinlerin arkasında yüzyılların emeği, bu toprağın üretim kültürü ve bu şehrin ekonomik kimliği var.
Tam da bu yüzden, Kastamonu'nun kalbinde, bizim en güçlü olduğumuz ürün üzerinden başka bir şehrin şovuna zemin hazırlanması bu memleketin insanını haklı olarak rahatsız etti. Fakat burada insanı asıl kahreden, o videodaki kurgudan ziyade, video yayımlandıktan sonra şehirde oluşan o derin, o sessiz sedasız hava. Çünkü bazen yüksek sesle verilen tepkiler kadar, çıt çıkarmayarak sergilenen o pısırıklık da arkasında çok büyük bir hikâye barındırır.
Bu film ilk defa vizyona girmiyor
Hafızamızı çok geriye sarmaya gerek yok, daha dün gibi aklımızda. Yakın geçmişte MÜSİAD Kastamonu Şube Başkanı Sadık Kışlı, tam bir memleket sevdasıyla hareket ederek Kayseri'deki MÜSİAD toplantısına Kastamonu pastırmasını götürmüştü. Amacı basitti: Şehrimizin tescilli markasını o elit masalarda gururla ortaya koymak. Peki, ne yapıldı? Kastamonu pastırması orada adeta sümen altı edildi, kimseye ikram edilmedi. Sadık Kışlı da bir Kastamonuluya yakışır şekilde dik durdu, bu haksızlığa karşı basına net bir tepki gösterdi.
Sonrasında yaşananlar ise tam bir ibret vesikasıdır. Kayseri lobisinin baskılarına boyun eğen genel merkez, bu dik duruşun faturasını Kışlı'yı görevden alarak kesti. İşin en acı, en can yakan tarafı ne oldu, biliyor musunuz? Kastamonu kamuoyu, bu şehrin STK'ları ve dinamikleri, kendi pastırmasını savunan o insanı Kayseri lobisinin karşısında yapayalnız, sahipsiz bıraktı.
Bugün sokaklarımızda çekilen o kurgu video, işte o günkü sahipsizliğin, o günkü sessizliğin bugünkü faturasıdır. Ve ister istemez insan kendine yeniden soruyor: Biz ortak değerlerimiz söz konusu olduğunda gerçekten tek bir yumruk olabiliyor muyuz? Yoksa her olaydan sonra üç beş gün sosyal medyada gürleyip ardından o konforlu sessizliğimize geri mi dönüyoruz?
Şehirleri güçlü kılan sadece üretim değildir
Bir şehir, dünyanın en kaliteli ürününü üretse bile sadece üretmekle marka olamaz. O ürünü koruyabildiği, arkasında durabildiği müddetçe marka olur. Sadece coğrafi işaret belgesini alıp duvara asmakla güçlü olunmuyor; o işaretin itibarını hep birlikte savunabildiğin ölçüde ağırlığın olur. “Bizim değerimiz büyüktür” demek yetmiyor; o değere el uzatıldığında, üzerine oyun oynandığında topyekûn bir refleks gösterebiliyorsan büyüksün demektir.
İşte tam da bu nedenle bu mesele, sadece üç beş pastırma üreticisinin ya da sosyal medyada dertlenen birkaç vatandaşın omuzlarına bırakılacak bir yük değildir. Şehrin ortak değerlerini korumak; ticaret odalarının, esnaf birliklerinin, sivil toplum kuruluşlarının, bu şehirde seçilmiş ya da atanmış kim varsa herkesin ortak davasıdır. Biz gazetecilerin görevi de bu tür olayları kayıt altına almak, kamuoyunun gözünü açmak ve şehir adına o zor soruları sormaktır. Çünkü güçlü şehirler, rakiplerine bağırarak değil; kendi insanına, kendi markasına ve kendi kurumlarına sahip çıkarak ayakta kalır.
Bugün konuşulması gereken şey bir video değildir
Sosyal medyada dönen o kurgu video üç gün sonra unutulur, algoritmanın dehlizlerinde kaybolur gider. Ancak o videonun bize gösterdiği o çıplak gerçek unutulmamalıdır. Kastamonu'nun bugün en büyük ihtiyacı, bir kriz çıktıktan günler sonra cılız açıklamalar yapan bir yapı değil; ortak değerlerine dokunulduğu an, aynı gün tek bir sesle reaksiyon gösterebilen bir şehir kimliğine bürünmektir.
Tekrar ediyorum: Bu satırlar ucuz bir şehir milliyetçiliği ya da bir polemik yaratmak için kaleme alınmadı. Bu yazı, Kastamonu'nun kendi değerlerine sahip çıkma iradesini, o körelen refleksini yeniden hatırlatmak için yazıldı.
Çünkü hiçbir marka, sadece çekmecede duran bir tescil belgesiyle korunamaz. Markayı önce o şehrin insanı, o şehrin yöneticisi korur. Unutmayalım ki bir şehir kendi değerine ve o değeri savunan insanına sahip çıkmazsa, yarın bir gün başkalarının o değeri kendi reklam hikâyelerinde bir dekor, bir fon olarak kullanmasına hiç şaşırmamalıdır.
Bugün tartışmamız gereken ne Kayseri'nin lobisidir ne de o kurgu videodur. Bugün masaya yatırmamız gereken asıl konu; Kastamonu'nun kendi evinde, kendi değerleri için nasıl daha güçlü, daha kararlı ve daha ortak bir duruş sergileyeceğidir.