Önce Siverek, sonra Kahramanmaraş... Haber merkezlerine düşen satırlar artık sadece birer asayiş bülteni değil, toplumun bağrına saplanan birer hançer hükmünde. Okul kapısından adımını atan her çocuk, her öğretmen; birer umut neferi olması gerekirken, bugün "Acaba?" korkusunun gölgesinde kalem tutuyor.
Yıllarını bu mesleğe vermiş, nice toplumsal travmayı yerinde izlemiş bir gazeteci olarak sormak zorundayım: Biz ne ara okullarımızı, o en güvenli limanlarımızı birer çatışma alanına dönüştürdük?
Güvenlik Duvarı mı, Vicdan Duvarı mı?
Yaşanan bu menfur olaylar, sadece bireysel birer öfke patlaması olarak geçiştirilemez. Siverek ve Kahramanmaraş’taki saldırılar bize gösteriyor ki; sorun sadece kapıdaki turnike ya da x-ray cihazı eksikliği değil. Asıl sorun, şiddetin toplumsal bir "çözüm anahtarı" olarak görülmesi ve bu anahtarın çocukların çantalarına kadar sızmasıdır.
· Şiddetin Sıradanlaşması: Dizilerde, sosyal medyada ve hatta siyaset dilinde yüceltilen "silahlı güç", okul bahçelerinde yankı buluyor.
· Denetimsizlik: Bireysel silahlanmanın ulaştığı boyutlar korkutucu. Ruhsatsız bir silaha ulaşmak, bir kitaba ulaşmaktan daha kolay hale geldiyse, orada durup düşünmemiz gerekir.
· İhmal Zinciri: Okul çevresindeki güvenlik zafiyetleri ve rehberlik servislerinin işlevsizliği, bu trajedilere giden taşları tek tek döşüyor.
· Kayıtsızlık Sarmalı: Ne yazık ki okullarda yaşanan "küçük" şiddet olayları (akran zorbalığı, sözlü taciz, basit darp) "çocuktur yapar" ya da "idare edelim" denilerek geçiştiriliyor. Bu dikkate alınmayan kıvılcımlar, bugün karşımıza yangın olarak çıkıyor.
Örgütsüz Güç, Güç Değildir
Burada iğneyi başkasına batırırken, çuvaldızı da eğitim camiasının kendisine batırması gerekiyor. Bugün öğretmenlerimiz, maruz kaldıkları şiddet karşısında neden yeterince gür bir ses çıkaramıyor?
Mesele sadece maaş ya da özlük hakkı değil, can güvenliğidir. Eğitim sendikalarının ve meslek örgütlerinin parçalı yapısı, ortak bir "şiddete hayır" iradesinin önündeki en büyük engeldir. Öğretmenler, siyasi görüşlerine göre ayrıştığı müddetçe, okulda bir meslektaşlarının uğradığı saldırı sadece "bir grubun" sorunu gibi kalıyor. Güçlü ve birleşik bir örgütlenme olmadığı sürece, eğitimcinin onuru da canı da maalesef siyasi rüzgarların insafına terk ediliyor.
Sadece Kınamak Yetmez: Ne Yapmalı?
Her olaydan sonra yayınlanan o ruhsuz "kınama" mesajlarından bıktık. Artık somut, sert ve kararlı adımlar atılmalı. Okul sadece dört duvardan ibaret değildir; okul, devletin koruması altındaki kutsal bir mekândır.
1. Sıfır Tolerans Bölgeleri: Okullar ve çevreleri "Şiddete Sıfır Tolerans" bölgeleri ilan edilmelidir. Okul sınırları içinde silah bulundurmanın cezası, hiçbir hafifletici sebep aranmaksızın en üst sınırdan uygulanmalıdır.
2. Psikolojik Tahkimat: Rehberlik servisleri sadece "not çizelgesi" takip eden birimler olmaktan çıkarılmalı; riskli öğrenciler ve sorunlu aile yapıları için birer erken uyarı sistemine dönüştürülmelidir.
3. Sıkı Denetim ve Teknoloji: Okul girişlerinde özel güvenlik personeli sadece "izleyici" değil, profesyonel birer koruyucu olarak konumlandırılmalı. Girişlerdeki teknolojik denetim (metal dedektör vb.) standart hale getirilmelidir.
4. Okul önlerinde dolaşan yahut bekleyen her bir yabancı dikkatle izlenmeli: Artık her bir yurttaşın malumu ve endişesi haline gelen uyuşturucu madde ne yazık ki okul önlerinde ter temiz çocuklarımızı zehirleyen ve onları bağımlı yapan torbacıların en uğrak noktası oldu. Bu sebeple okul önlerinde arkadaşlarını beklediğini söyleyen yabancıları ki bunlar öğrenci dahi olsa uzak tutulmalıdır.
Son Söz: Mürekkep Kanla Karışmasın
Eğitim ordusunun neferlerini ve geleceğimizin teminatı yavrularımızı korumak, sadece Milli Eğitim Bakanlığı’nın değil, tüm bir toplumun namus borcudur. Siverek’te ağlayan annenin feryadı, Kahramanmaraş’taki babanın öfkesi hepimizindir.
Eğer bugün bu yangını söndürmek için el birliği yapmazsak, yarın kalemlerin değil, mermilerin konuştuğu bir karanlığa uyanacağız. Unutmayın; okulda patlayan her silah, geleceğimize sıkılmış bir kurşundur.
Ülkemizin Başı Sağ Olsun