Başlığı okuyunca az çalışıp ne kadar çok mal üretiriz diye yazıyı merakla okumaya başladınız değil mi? Sizi gidi sizi… Neyse şaka bir yana yazımıza başlayalım. Günümüzde verimlilik giderek önem kazanmaya başladı. Verimlilik matematiksel olarak girdi ile çıktı arasında bir orandır. Daha basit anlatımıyla mümkün olan en az girdi ile en çok çıktıyı elde etmektir. Verimliliğin sağlanması israfın engellenmesidir. Bu hafta biraz verimlilik üzerinde duracağız.
Rekabet halindeki firmalar arasında verimliliği sağlayan avantaj elde eder. Ortalama maliyetlerini düşürür. Peki “verimlilik nasıl artırılır?” diye soracaksınız. Birincisi alet, makine vb. kullanan kişilerin verimliliği artar. Yani işçisine makine veren firma bunun karşılığını verimlilik artışı ve maliyet düşüşü olarak alır. Elinde matkap, vidalama makinesi olan mobilya ustası ile aletsiz mobilya ustasının verimliliği aynı olur mu hiç? Bununla ilgili kısa bir anekdot paylaşalım. Leontief isimli iktisatçı merak ediyor. ABD ihracatının ne kadarı emek (işgücü) ne kadarı sermaye (alet, makine vb.) kaynaklı üretimden meydana geliyor? Zira teoriye göre sermaye zengini ülkeler sermaye yoğun malları üretip ihraç eder. İşgücü zengini ülkeler de işgücü yoğun malları üretip ihraç eder. Hesaplıyor. Bunu ABD’nin Dünya ekonomisinde tek egemen olduğu yıllarda yapıyorlar. Diğer iktisatçıların çoğunluğu “bunu araştırmaya ne gerek var. Tabi ki sermaye kaynaklı” diye düşünüyorlar. Ama sonuç işgücü kaynaklı çıkıyor. Sonucun neden böyle çıktığı araştırılınca da alet ve makineler nedeniyle ABD işçisinin işgücü verimliliğinin diğer ülke işçilerinden anlamlı derecede yüksek olduğu ortaya çıkıyor.
İkincisi; eğitimle artırılır. İnsanlar meslek liselerine, üniversitelere neden gider? Bazı yetkinlikleri kazanmak, daha verimli çalışabilmek için giderler. Zira daha verimli çalışırlarsa haliyle işyerlerinden daha yüksek ücret kazanırlar. Eğitimle insanlara işlerini daha kolay olarak nasıl yapabilecekleri gösterilmeye çalışılır. Günümüzde iş yapma yöntemleri çok çabuk değiştiği için üniversite sonrasında da eğitim devam etmektedir. Firmalar çalışanlarına hizmet içi eğitim vermekte, yüksek lisans yapmaları için destek vermektedir (Tabi tüm firmalar değil).
Üçüncüsü; teknoloji de işgücü verimliliğini artırır. Kişisel bilgisayarlar ilk defa ortaya çıktığında herkes bilgisayarların sağladığı faydalardan, işleri kolaylaştırmasından bahsetmeye başladı. Tam o sırada Solow isimli bir iktisatçı ortaya çıktı ve yaptığı araştırmalarda bilgisayarların işgücü verimliliğini artırdığına yönelik bir kanıt bulamadı. Sonra “Bilgisayarları her yerde görebiliriz ama verimlilik istatistikleri dışında her yerde” lafını söyledi. Bu söz de iktisat literatürüne “Solow Paradoksu” olarak geçti. Sonra Brynjolfsson gibi iktisatçılar Solow paradoksunu çözdüler. Onlara göre bilgisayarların verimlilik istatistiklerinde gözükmesi için bilgisayar kullanımının endüstride yaygınlaşması gerekliydi. Ayrıca bilgisayar kullanımının verimliliği artırması için çalışanların bilgisayar hakkındaki yetkinliklerini artırıcı biçimde eğitilmeleri gerekliydi. Bunlar olduktan sonra verimlilik artışı gerçekleşecekti. Tarihte onları haklı çıkardı. Benzer bir durum yapay zeka uygulamaları için geçerli olabilir. Yapay zeka uygulamaları kuşkusuz işgücü verimliliğini artıracaktır. Ancak bu artışın görülmesi için yapay zeka kullanımının yaygınlaşması ve yapay zeka eğitimlerinin yapılması gerekli.
Dördüncüsü insanların eski zamanlardan beri bahsettiği İşbölümü ve uzmanlaşma. İbni Haldun ve sonrasında Adam Smith işbölümü ve uzmanlaşmanın verimliliği artıracağını ileri sürdüler. İbni Haldun, buğday üretimi örneğini verirken Adam Smith toplu iğne üretimi örneğini verdi. Toplu iğne üretiminde çok sayıda safha var. Bu safhalar sadece tek kişi tarafından yapılırsa verimlilik düşük olur. Ama birden çok kişi işbirliği yapar ve safhaların her kısmını farklı bir kişi üzerine alırsa verimlilik artar. Bir kere insanlar aynı işi yaptıklarından belli süre sonra düşünmeden bile bu işi yapabilirler, adeta robota dönerler. Ayrıca insanlar bir işten diğerine geçiş sırasında zaman kaybetmezler.
Beşincisi; zamanın etkili biçimde yönetimidir. Yurtdışında çalışma saatlerinin azaltılması, hafta içi çalışma günlerinin dörde indirilmesi konuşuluyor. Şimdi “Olur mu? Ne kadar çok çalışsak o kadar iyi. Adamlardan zaten gerideyiz.” Diyenler olacaktır. Bu da bir düşüncedir ama farklı düşünenler de var. Bunlara göre yapay zeka, robotlar, bilgisayarların olduğu dünyada işler eskisine göre çok daha hızlı yapılıyor. İnsanları gereğinden fazla çalıştırmak verimliliği düşürür. İnsanların çalışma süresi arttıkça bir noktaya kadar üretim de artar. Ancak bir süre sonra üretim artmaya devam eder ancak azalarak artar. Eğer çalışma saati daha da artarsa üretim aksine düşmeye başlar. Çünkü insanlar giderek yorulur, hata yapmaya başlarlar. İktisatta buna “azalan verimler yasası” deniyor. Yani bahsettiğim farklı düşüncelere göre önemli olan toplam çalışma süresi değil, verimliliktir. Verimliliğin yüksek olması için de optimum çalışma süresi gereklidir. Yani ne çok yüksek ne de çok düşük… Bu noktada işi planlayan ve disiplinli çalışanların da işgücü verimliliğinin yüksek olduğunu görebiliyoruz. Okul zamanlarını hatırlayın. Bazı arkadaşlarınız kısa zaman çalışmakta ama uzun süre çalışan arkadaşlarınızdan daha yüksek sınav notları alabilmekteydi. İşte bunun neden etkili zaman yönetimi ve planlamasıdır.
Neyse gördüğünüz gibi işgücü verimliliği üzerine iktisatçılar bayağı kafa yormuş. Farklı düşünceler ortaya atılmış. Amaç insanların mümkün olduğunca az çalışarak mümkün olduğunca çok iş yapması. Teknoloji işi bayağı kolaylaştırıyor. Yeni makineler keşfediliyor. Ev hanımları artık bulaşıkları elde yıkamıyor, bulaşık makinesinde yıkıyor. Dolayısıyla bulaşık yıkamak için bir iki saat değil 5-10 dakika zaman harcıyor. Bulaşıkları sudan geçirip makineye koyuyor ve makinenin birkaç tuşuna basıyor. Sonuçta verimlilik giderek artıyor.