23 Şubat 2019’un üstünden 7 koca yıl mı yoksa 7 saat mi geçti açıkçası bilmiyorum, zaman ve mekanın bilincin terkisinden düştüğü bir seyrüsefer, geri istikamete gidiş hepçe…

Takvim yapraklarını döküldükleri yerlerden bulabildikçe yeniden art arda yapıştırma gayreti ile geçen günyüzü göstermeyen günler.

Asla derli toplu bir takvim olmayacağı aşikar, günler kah Perşembe'den başlayıp Salı’da bitecek belki, mevsimler de şaşacak ayların sırası da…

Olduğu kadarıyla artık.

İnsanın mesaisi ömrünce intizar değil mi?...

En kıymetlisi de hiç gelmeyeceğin yolunu gözlemek.

Ummak…

Unutamamak.

Hissikablelvukusunu da hatimesini de sessiz kelimelerle yazmak yoksuzluk kitabının…

Metnin gelişme kısmına sadece üç nokta koymak kifayetsiz kelimelere isyan.

Tıpkıbasımı olmayı çok isteyip de tek harfine dahi temessüle erememek var ya…

Öylesine derin bir kitaptı o.

(Tafsilata girmezdi…

Müphem güzergahtan yürütürdü kelimelerini.

Çoğunlukla alegoriler üzerinden giderdi...

Metafor patlatırdı pundu geldiğinde.

Anlaşılmayacağını bilirdi…

Devir o devir değildi.

Eğreltilerdi hep…

Verdiği en yüksek not “sıfır” idi ekseriyetle.

Sınav kağıdını okumazdı bile…

Talimliydi her filmin sonunun kötü bitmesine.

Meyyaldi belki de kötümserliğe?...

Sandalı nikbin sahiline hiç vurmadığından olsa gerek.

Muzipti bir yandan da, kafayı takmaya görsün delirtirdi muhatabını, müstehziliğin tam da kelime karşılığı idi…

Köşe gönderinden direkt gol atardı, düşünün kalecinin perişanlığını, başa daha kötü ne gelebilir ki?

Mafevk insanların yalnızlığına mahkumdu…

Göçmendi ömrünce, nereye varsa, nereden gelse.

Zihnen aynı yere varmak için onu kerteriz tuttum tanıdığımdan itibaren…

Beceremedim.

Ne zahirde ne de batın da…

Eremedim.

Fevkalbeşer olması ile müteselli olmakta buldum çareyi…

Başkaydı o, bir başkaydı, çok başkaydı.)

(“Yaşar Ziyai Oktay”…

Harici mesleği “spor adamı ve gazeteci”.

İçten içe “düşünür”…

Kitapların yazmadığını düşünür.

Daim “üstten bakardı”, “kibirce” değil, “bütünü görürdü”…

Tümdengelirdi.

“Tez-antitez-sentez”…

Diyalektik kurduydu.

Dışından girer kabuğun…

İçinden çıkardı.

“Kendiyle dalga geçmenin” ulviyetini ve fonksiyonelliğini sayesinde öğrendim…

Kusurlarını ortaya dökemeyenin aleni, kapandığı kutusunda kokuşacağının ayırdına vardım, arileşmenin yolunu tuttum.

“Hiçbir şey olmadığımı” da belletti sağolsun...

“Onmak için emekçi olmayı” da.

“Hamdım-piştim-yandım” demediğinden…

Daim tüten dumanını tütünden sandık.)

(Fotoğrafları negatifinden görürdü Yaşar Oktay…

Renk ve tonları zıddına çevirerek en net görüntüyü yakalardı.

Siyaha karşı beyaz…

Beyaza karşı siyah.

Dünyayı zıtları üzerinde okuyamayan cahil ki ne cahil…

Camı ayna yapanın “sır” olduğunu anlayamayana vah.

“Sıra ermenin” ilerisi “sırra kadem basmak”…

Zamandan ve mekandan bağlarını kurtarıp “hiçlikte” varlık bulmak.

Yaşamak ilanihaye…

Zihinlerde.

Ten ölür...

Yaşar Oktay.)