Bir önceki yazımızda sporun ve kickboksun gençleri kötü alışkanlıklardan nasıl uzaklaştırdığını, onların hayatına disiplin ve düzen kattığını anlatmıştık. Bu hafta ise yıllardır salonlarda en yakından şahit olduğum başka bir konudan bahsetmek istiyorum: özgüven.

Bir çocuğun ya da gencin kendine güvenmeye başlamasını görmek, bir antrenör için tarif edilmesi zor bir duygudur. Salona ilk geldiğinde gözlerini yere indiren, konuşurken çekinen ve kendisini ifade etmekte zorlanan bir gencin zamanla değiştiğine tanık olursunuz. Önce duruşu değişir, sonra bakışları… Ardından konuşması, arkadaşlarıyla iletişimi ve hayata karşı tavrı bambaşka bir hal alır.

Bazen bir genç salona sadece spor yapmak için gelir. Ama aslında yanında korkularını, başarısızlıklarını ve hayal kırıklıklarını da getirir. Biz antrenörler bunu her zaman sözlerle duymayız. Fakat bakışlarından, sessizliğinden ve pes etmek üzere olduğu anlardan hissederiz.

İşte sporun gerçek gücü tam da burada ortaya çıkar.

Kickboks sadece yumruk atmayı ya da tekme vurmayı öğretmez. Önce sabretmeyi öğretir. Yorulduğunda devam etmeyi, düştüğünde ayağa kalkmayı, kaybettiğinde yeniden çalışmayı öğretir. Gençler zamanla rakiplerinden önce kendi korkularıyla mücadele etmeyi öğrenir.

Özgüven de tam olarak burada başlar.

Gerçek özgüven, başkalarına üstünlük kurmak değildir. Kendini tanımak, gücünün farkına varmak ve zor zamanlarda ayakta kalabilmektir. Kendisine güvenen bir genç, hayatın karşısına çıkardığı engellerden kaçmaz. Hata yaptığında yıkılmaz, yenildiğinde umudunu kaybetmez. Çünkü bilir ki her kayıp, yeniden başlamak için bir fırsattır.

Yıllardır Kastamonu’da gençlerle birlikte çalışırken çok farklı hikayelere şahit oldum. İlk gün antrenmanda zorlanan, “Ben yapamam.” diyen çocukların zamanla nasıl güçlü sporculara dönüştüğünü gördüm. Sadece fiziksel olarak değil, karakter olarak da büyüdüklerini izledim.

Bugün geriye dönüp baktığımda yetiştirdiğimiz dünya, Avrupa, Balkan ve Türkiye şampiyonlarıyla büyük bir gurur duyuyorum. Sporcularımızın bayrağımızı uluslararası arenada temsil etmesi, kürsüye çıkması ve Istiklal Marşımızı okutması bizim için tarif edilmez bir mutluluk.

Ancak şunu içtenlikle söylemek isterim ki benim için başarı yalnızca madalya değildir.

Bir sporcumun kendine güvenmeye başlaması, ailesine daha saygılı davranması, okuluna daha sıkı sarılması ve kötü alışkanlıklardan uzak durması da en az bir şampiyonluk kadar değerlidir. Hatta bazen bunlar, kazanılan en büyük madalyadır.

Çünkü her sporcu dünya şampiyonu olamaz. Her çocuk Avrupa şampiyonasına gidemez. Ama her genç, spor sayesinde daha güçlü, daha bilinçli ve daha karakterli bir insan olabilir.

Biz salonlarda sadece teknik öğretmiyoruz. Bazen bir abi, bazen bir baba, bazen de gençlerin dertlerini sessizce dinleyen bir yol arkadaşı oluyoruz. Onların sevincine ortak oluyor, yenilgilerinde omuzlarına dokunuyor, düştüklerinde yeniden ayağa kalkmaları için destek veriyoruz.

Bir sporcu kazandığında birlikte seviniyoruz. Kaybettiğinde ise ondan daha fazla üzülsek bile bunu belli etmeden yeniden çalışmaya devam ediyoruz. Çünkü antrenörlük sadece ring kenarında talimat vermek değildir. Bir gencin hayatına dokunmak, ona inanmak ve onun da kendisine inanmasını sağlamaktır.

Bugün yetiştirdiğimiz dünya, Avrupa, Balkan ve Türkiye şampiyonlarının her birinin arkasında yıllarca süren emek, sabır ve fedakarlık vardır. Bu başarıların arkasında sporcularımızın alın teri kadar ailelerinin desteği ve hocalarının inancı da bulunmaktadır.

Bir gencin “Hocam, ben başardım.” dediğini duymak, yıllarca verilen emeğin en güzel karşılığıdır. Çünkü o cümlenin içinde sadece bir maçın sonucu yoktur. Korkuların aşılması, zorlukların yenilmesi ve insanın kendisine yeniden inanması vardır.

Unutmayalım ki ringde kazanılan en büyük zafer, rakibi yenmek değildir. En büyük zafer, insanın kendi korkularını yenmesi ve hayata daha güçlü bakabilmesidir.

Bizim en büyük görevimiz de gençlerin içindeki o gücü ortaya çıkarmak, onlara inanmak ve geleceğe daha sağlam adımlarla yürümelerine yardımcı olmaktır.