Bir şehrin dünyaya açılan kapıları sadece havaalanları, üniversiteleri, fabrikaları ya da büyük organizasyonları değildir.
Bazen o kapı, şehrin sessiz bir köşesindeki bir spor salonudur.
Ben yıllardır sporun içinde olan biri olarak buna defalarca şahit oldum. Kastamonu’da bir çocuğun eline taktığı ilk eldivenin, yıllar sonra dünyanın başka bir ülkesinde Türk bayrağının altında mücadele eden bir sporcunun hikayesine dönüşebileceğini gördüm.
Belki o çocuk salona ilk geldiğinde tek düşündüğü şey biraz spor yapmak, arkadaş edinmek ya da enerjisini atmak olabilir.
Henüz Dünya Şampiyonası’nı bilmiyordur.
Avrupa Şampiyonası’nı bilmiyordur.
Milli takım formasının ne anlama geldiğini belki tam olarak anlayamıyordur.
Ama bir spor salonunun kapısından içeri girdiğinde, aslında hayatının önüne yeni bir yol açılmış olur.
Biz çoğu zaman sporun sonucuna madalyalar üzerinden bakıyoruz.
Kim şampiyon oldu?
Kim Avrupa Şampiyonu oldu?
Kim Dünya Şampiyonu oldu?
Oysa bir şampiyonluğun hikayesi, kürsüye çıkılan gün başlamaz.
O hikaye yıllar önce başlar.
İlk antrenmanda atılan o acemi yumrukla…
İlk kez yorulduğunda devam etmekle…
İlk kaybedilen maçın ardından yeniden salona dönmekle…
Bazen ağlayarak, bazen üzülerek, bazen “Ben yapamayacağım.” diyerek ama yine de ertesi gün yeniden antrenmana gelmekle…
Kastamonu’dan yetiştirdiğimiz Dünya ve Avrupa Şampiyonları da işte böyle hikayelerin sonucudur.
Onlara baktığımda yalnızca kazanılmış madalyaları görmüyorum.
O madalyaların arkasındaki yılları görüyorum.
Ailelerin fedakarlığını görüyorum.
Antrenörlerin emeğini görüyorum.
Sporcuların vazgeçmediği günleri görüyorum.
Ve en önemlisi, Kastamonu’daki bir spor salonundan başlayıp dünyanın farklı ülkelerine uzanan bir yolculuğu görüyorum.
Bir sporcumuz başka bir ülkeye gittiğinde artık sadece kendisini temsil etmiyor.
Kastamonu’yu temsil ediyor.
Türkiye’yi temsil ediyor.
Ay-yıldızı temsil ediyor.
Ringe çıktığında arkasında yalnızca kendi emeği yok.
Ailesi var.
Hocası var.
Kulübü var.
Takım arkadaşları var.
Onu yetiştiren şehir var.
Ve bütün bunların üzerinde Türkiye Cumhuriyeti’nin bayrağı var.
Bir gün başka bir ülkede kürsüye çıkıp Türk bayrağının göndere çekildiğini görmek, bir antrenör için tarif edilmesi zor bir gururdur.
Çünkü o bayrağın altında sadece bir sporcu yoktur.
O bayrağın altında Kastamonu’daki salonlarda geçirilen binlerce saat vardır.
O bayrağın altında sabahın erken saatlerinde yapılan çalışmalar, yorulan bedenler, kaçırılan tatiller, ailelerin yaptığı fedakarlıklar ve yıllarca verilen emek vardır.
Belki de işin en güzel tarafı şudur:
O sporcu başka bir ülkede başarı kazandığında, dünyanın bir başka köşesinde ilk kez “Kastamonu” kelimesi duyulur.
Birisi “Bu sporcu nereli?” diye sorar.
Cevap gelir:
Kastamonu’dan.
İşte sporun bir şehre kazandırdığı en güzel değerlerden biri de budur.
Sporcularımız sadece madalya kazanmaz.
Aynı zamanda şehirlerinin adını taşırlar.
Bir şehrin tarihini kitaplar anlatabilir.
Doğasını fotoğraflar anlatabilir.
Kültürünü festivaller anlatabilir.
Ama bir sporcunun başka bir ülkede ay-yıldızlı forma ile mücadele etmesi, o şehrin adını bambaşka bir şekilde duyurur.
Çünkü sporun dili evrenseldir.
İnsanların aynı dili konuşmasına gerek yoktur.
Bir sporcunun mücadelesini anlamak için tercümana ihtiyaç yoktur.
Bir Türk bayrağının göndere çekilmesindeki gururu dünyanın her yerindeki insan anlayabilir.
Bu yüzden ben bir sporcunun başarısını sadece kişisel bir başarı olarak görmüyorum.
O başarı aynı zamanda yetiştiği şehrin de hikayesidir.
Ama burada benim için daha önemli bir nokta var.
Bir şampiyonun kazandığı madalyadan daha büyük bir mirası vardır.
Kendisinden sonra gelen çocuklara verdiği umut.
Bugün Kastamonu’da salona gelen küçük bir çocuk, kendisinden önce Dünya Şampiyonu olmuş bir sporcuyu gördüğünde belki ilk kez “Ben de yapabilirim.” diye düşünür.
İşte o düşünce, yeni bir hikayenin başlangıcıdır.
Çünkü başarı sadece elde edilen bir sonuç değildir.
Bazen bir başkasının hayal kurmasına sebep olmaktır.
Bugün bir çocuğun eline eldiven takıyoruz.
Yarın belki o çocuk Avrupa Şampiyonası’na gidiyor.
Bir süre sonra Dünya Şampiyonası’nda ülkemizi temsil ediyor.
Belki de yıllar sonra kendi salonunu açıyor ve başka çocukların eline ilk eldivenlerini kendisi takıyor.
İşte spor böyle büyüyor.
Bir nesilden diğerine…
Bir sporcudan diğerine…
Bir hayalden başka bir hayale…
Benim için antrenörlüğün en güzel taraflarından biri de budur.
Yetiştirdiğiniz bir sporcunun başarısını görmek kadar, onun arkasından gelen çocukların gözlerindeki umudu görebilmek.
Çünkü bizim görevimiz sadece şampiyon yetiştirmek değil.
Çocuklara büyük hayaller kurabilecekleri bir ortam hazırlamak.
Her çocuk Dünya Şampiyonu olmak zorunda değil.
Ama her çocuğun sporla tanışmasını, kendisini geliştirmesini, disiplin kazanmasını ve hayatında spora yer açmasını isterim.
Çünkü belki bugün salona sadece spor yapmak için gelen bir çocuk, yıllar sonra hayatının en önemli kararını o salonda alacak.
Belki kötü bir çevreden uzak duracak.
Belki kendisine güvenmeyi öğrenecek.
Belki yeni arkadaşlar edinecek.
Belki farklı şehirleri ve ülkeleri görecek.
Belki ay-yıldızlı formayı giyecek.
Belki de bütün bunların ötesinde, iyi bir insan olarak yetişecek.
İşte bu yüzden spor salonlarının kapılarını sadece antrenman yapılan yerler olarak görmüyorum.
O kapılardan çocuklar giriyor.
Ama o kapılardan hayaller çıkıyor.
Sporcular çıkıyor.
Şampiyonlar çıkıyor.
Antrenörler çıkıyor.
Ve dünyayı tanımış, farklı insanlarla tanışmış, ülkesini temsil etmiş gençler çıkıyor.
Kastamonu’nun bir çocuğunun dünyanın başka bir ülkesinde Türk bayrağını taşıması, bana göre sadece bir spor başarısı değildir.
O, bir şehrin dünyaya verdiği selamdır.
“Biz buradayız.” demektir.
“Bizim de hayallerimiz var.” demektir.
“Bizim çocuklarımız da dünyanın en büyük sahnelerinde yer alabilir.” demektir.
Ve belki yıllar sonra dünyanın başka bir köşesinde bir Türk sporcunun başarı hikayesi anlatılırken, kimse onun ilk gününü hatırlamayacak.
Kimse ilk antrenmanını, ilk eldivenini, ilk kaybettiği maçı ya da salonda geçirdiği ilk saatleri bilmeyecek.
Ama biz bileceğiz.
O hikaye bir gün Kastamonu’da, bir spor salonunun kapısından içeri giren küçük bir çocukla başladı.
Ben buna inanıyorum:
Bir şehrin büyüklüğü sadece nüfusuyla veya sahip olduğu imkanlarla ölçülmez. O şehrin çocuklarına ne kadar büyük hayaller kurdurabildiğiyle de ölçülür.
Kastamonu’dan yetişen her başarılı sporcu, bu şehrin çocuklarına yeni bir ihtimal gösteriyor.
Ve her ay-yıldızlı forma, arkasından gelecek başka bir çocuğa şunu söylüyor:
“Senin hikayen de buradan başlayabilir.”
İşte bu yüzden bir spor salonunun kapısı bazen sadece bir salonun kapısı değildir.
Bazen bir şehrin dünyaya açılan kapısıdır.
Ve ben o kapının daha nice çocuk için açılmaya devam edeceğine inanıyorum.
Çünkü Kastamonu’dan dünyaya giden yol belki uzun olabilir.
Ama o yolun ilk adımı, çoğu zaman küçük bir salonda atılır.