Bir başka açıdan baktım sana eyyy Kastamonu’m…
Bugün aylardan 1 Kasım. Kış sonbahar geçişindeyiz ama hava hala kendini yaz günlerinde sanıyor galiba. Güneş çıkınca yakıp, gölgede donduruyor. Kısa kolla gezen de var, yünlere sarınıp dolaşan da. Böyle havalarda en kolay şey hasta olmak, o yüzden kat kat giyinip, güneş gördükçe çıkarıyor, gölgelerde sarınıyorum polarlara.
Gözüm Ilgaz’ın zirvesinde, her sabah uyandığımda ilk iş olarak zirvesine bakıyorum. Bekliyorum ama bu sene bir türlü o beyaz gelinliğini giyemedi. Hala ilk kar düşmedi dağıma, Ilgaz’ıma.
Özel bir gün, özel bir an…
Gölköy Jandarma komutanlığı içinde helikopter pistindeyim.
(Valimiz Sayın Meftun Dallı, İl Jandarma Komutanımız Zafer Özden ve İl Emniyet Müdürümüz Kayhan Ay ile birlikte İl genelinde gerçekleştirilen yol kontrol ve uygulamalarını helikopterle denetlediler.)
Pilotlarımız yerini alıyor pervaneler dönmeye başlıyor. Ses git gide artıyor, kulakları uğuldatan bir hıza erişince ayaklarımız ve helikopterimiz yerden kesiliyor.
Pilotlardan sonra en şanslı kişi benim. Önümde küçük de olsa bir açılır bir cam var. Buradan çekim yapabileceğim. Tek sıkıntım ise yüksekte uçarken yüzüme vuran güçlü rüzgâr ve elde makine/kamera/altta tabureyle çok rahat bir ortamım olduğu söylenemez.
Ama hiç şikâyetim yok.
Bir elimde kamera, bir elimde fotoğraf makinesi, yüzüme vuran sonbahar yeli, önümde Kastamonu sonbaharının yaşandığı bir doğa cenneti.
Bundan daha güzel bir şey olabilir mi?
Daha ne isteyebilirim ki…
Uçuş başlıyor göz açıp kapayıncaya kadar şehrin çıkışındaki toprak köprüye geliyoruz. Altta Jandarma trafik ekipleri rutin denetimlerini sürdürüyor. Helikopterdeki jandarma trafik müdürümüz Vildan komutanımız ve Murat Başçavuşumuz, karadaki ekiplerle devamlı bir telsiz trafiği sürdürüyorlar.
Herkesin bakış açısı farklı.
Valimizle yan yanayız. Şehrini bir de gökyüzünden seyrediyor. Helikopterin içinde sadece pervanelerin, motorun o güçlü sesinden başka bir şey duyulmuyor. Önümde açılan pencereden sihirli bir dünyayı izliyorum.
Sonbahar basmış dağları. Çamla kaplı tepelerde tek bir renk koyu yeşil hâkim. Sonrasında ara ara o koyu yeşilliğe inat rengârenk yapraklarıyla meşeler, kayınlar gözüküyor. Dere boylarında çınarlar, köylerde, çeşme başlarında, sulak yerlerdeki titrek kavaklar göze çarpıyor.
Ormanlar arasında görünen düzlüklerde, açıklıklarda ahşap evler, köyler mahalleler var. O köyleri, bazen beyaz, bazen siyah yollar birbirine bağlıyor. Yollar üzerinden uçuyoruz. Bir helikopter silüeti düşüyor yollara, dağlara, ağaçlara.
Bulutlanıyor gökyüzü güneş yok artık ve gölgemiz de ormanların renkleri arasında kayboluyor.
Bir sonbahar rüzgârı saçlarımın arasında geziniyor, bir güz yangını içimdeki küllenmiş ateşi tutuşturuyor.
Benim adım sonbahar diye fısıldıyorum…
Bazen farklı bir açıdan bakmak gerekir hayata…
Ormanlar arasında kıvrılıp giden yola bakıyorum. Bir kamyon, bir traktör, bir köy, balık avlayan bir tekne fotoğrafı çekiyorum. Her biri herkese aynı görünse de benim için hepsinin ayrı bir hikâyesi var.
Kamyon fotoğrafına ya da balıkçı teknesinin fotoğrafına bakan biri obje, renk, ışık, açı ve estetik açısından değerlendirecektir. Oysa benim için anlamı bambaşka .
O kamyonu yerden çekmekle havadan çekmenin birçok farklı bir hikâyesi olur. Kamyon sürücüsünün farkında olmadığı hikâyelerdir. Tıpkı onun öyküsünden de bizim haberimizin asla olmayacağı gibi.
Fotoğraf karelerine hapsetmek istediğim o kadar çok hikâye var ki bir türlü çekmeyi bırakamıyorum.
Valimiz beni uyarıyor,
-Filmli makine olsa bu kadar çok çekemezdin değil mi?
-Eskiden olsa bu kadar çekemezdim. Kırk kere ölçer bir kere basardım deklanşöre.
Sonbaharın renkleriyle donanmış dağları bu açıdan görebilen çok az ve şanslı kişilerden biri olduğumu biliyorum. Böyle bir anı fotoğraflama şansını bulmanın büyük mutluluğu içinde karar vermekte zorlanıyorum. Kamera ile fotoğraf makinesi arasında gidip geliyor elim. Fotoğrafını mı çeksem, videosunu mu şaşırıyorum.
Şehrin üstünden olan yolculuğumuz sürüyor.
Osb sonrası Oyrak üzerinden aşıyoruz. Yürek veren kanyonunu bir de bu açıdan seyrediyorum. Her baktığım farklı açıda, farklı ışıkta bambaşka bir güzellik görüyorum.
Devrekâni kavşağına gelmişiz bile.
İleride yaralı göz var.
Ahh diyorum keşke Yaralıgöz üzerinden geçsek.
Ama rotamız İnebolu olunca trafik denetleme noktasından tekrar Seydiler- Küre /ödemiş arasına doğru dönüyor, devam ediyoruz uçuşa.
Küre’ye doğru gidiyorken bazen sağımızda, bazen solumuzda İstiklal Yolu akıp gidiyor. Bu yolu öylesine benimsemişim ki, her metresinde bir anım var. Helikopter hızla uçup giderken hayaller, anılar, hatıralar da uçuşuyor geliyor peşimizden.
Ersizlerdere kanyonu, ipsine kayalıkları karşımızda. Kaç kez fotoğrafladım bilmiyorum. Dron dâhil ama bu bambaşka bir duygu.
Bir gün fırsat olursa kanyonların üzerinden helikopter uçuşu yapmayı çok isterim. Şimdi Küre dağları üzerindeyiz. Çuha doruğundan aşağıya doru yolu izleyerek iniyoruz denize doğru.
Balıkçı Şeften Mavi yolculuk…
İnebolu üzerinden rotayı Cide’ye çevirince benim için inanılmaz bir mavi yolculuk başladı. Halikarnas Balıkçısının ilk yolculuğundaki duyguları düşündüm.
Hani ilk kez bodrumu gördüğünde…
Yokuş başına geldiğinde
Bodrum’u göreceksin,
Sanma ki sen
Geldiğin gibi gideceksin
Senden öncekiler de
Böyleydiler
Akıllarını hep Bodrum’da
Bırakıp gittiler…
Halikarnas Balıkçısı bodrumu ilk kez gördüğünde böyle anlatır.
Şimdi bakalım bizim Balıkçı Şef de binlerce kez gidip geldiği yoldaki çukurlarını bile ezberlediği İnebolu’yu gökyüzünden ilk kez gördüğünde nasıl anlatmış.
Küre dağlarından yükseleceksin, sağında ipsine kayalıkları, solunda kara cehennem boğazı önünde çuha doruğu…
İneceksin çaylı’dan aşağı, bir serin esinti, bir iyot kokusu duyacaksın. Özgür göklerin nazlı kuşları martılar karşılayacak seni. Yeşil denizin bittiği yerde sahile beyaz kumlarla dümdüz bir çizgi çekilecek.
Maviliğe kavuştun mu bilesin ki artık Karadeniz’in kollarındasın.
Sanmayın ki artık yere indiğinde, aynı olacaksın bembeyaz çizgiyi nerde görsen aklına Karadeniz, hep o ilk an gelecek…
Gökyüzünün mavisi mi, Karadeniz’in turkuaz rengi mi, dağların güz yangını mı?
Ufukta kara bulutlar, hemen altımızda turkuaz renkli Karadeniz, bembeyaz kıyı çizgisi, dağlarda güz yangını renkleri. Tüm bir kıyı boyunca ilerliyoruz. Her bir köye, eve geldiğimizde çatısından, olmadı, yolundan, ya da kenardaki ağacından tanıdık gelen yerleri geçiyoruz. Çoban kalesi, Çay yaka, güble, yalının hemen açığında kayıklar görünüyor. Nasiplerini arayan balıkçılar gözüküyor. Belki Ahmet Yemsel belki Selami kaptanın kayıklarıdır kim bilir.
Cide tuğ tepesi üzerinden limana doğru inip şehrin üstünde bir tur atıp Gebeoğlu tepesinin yanından Aydos çayını takip ederek çıkıyoruz yükseklere. Dağlı geçidinden Şenpazar yolunu tutuyoruz.
Dağlar çok tanıdık.
Yollar çok bildik.
Mevsim ise tam bir renk şöleni, Aşıklı üstünden geçerken Kaşık ustası Yüksel Ustamıza selam ediyorum.Şehribani kanyonu,kızılcasu,sonra valay geliyor.
Bereketli ve hoca köy üzerinden geçerken Anıt Ağaçlar kitabımızda yazdığımız her gittiğimde ayrı bir öyküsü olan anıt çama da bir merhaba yolluyorum.
Ağlı/Seydiler/Oyrak ve Kastamonu…
İniyoruz ve bizi ince bir yağmur karşılıyor. Hava mis gibi toprak kokmuş.
Bu düş gibi, inanılmaz güzel yolculuğumuz sona eriyor.
Bir düş yolculuğuydu bizimki,
Belki “Sonbahara sar beni” diyen Refik Durbaş şiirinin bir dizesiydi,
Belki de “saçlarıma düşen bir sonbahar rüzgârıydı”
Ya da Ilgaz’a düşecek ilk karı bekleyen Balıkçı Şefin bakışıydı.
Bilemem ama tek bildiğim insan ömründe çok az yaşanacak bir ana tanıklık ettiğimdi.
Bir masal, bir düş, inanılmaz bir yolculuktu yaşadığım.
…