“Medeniyet, insanların birlikte üretme ve hayatı imar etme iradesinin eseridir.”
(İbn Haldun)
MADDI İMKÂNLAR, MANEVI SORUMLULUKLAR
Yüce Allah’ın bize bahşettiği imkânların kullanımı yalnızca maddi bir tercih değil, aynı zamanda manevi ve ahlaki bir sorumluluktur. Daha çok kazanma ve daha fazlasına sahip olma hırsı, ölçüsüz hâle geldiğinde hem insana hem de doğaya zarar verebilir. Oysa şükretmek, kanaat etmek ve sahip olduklarımızı hakkaniyetle değerlendirmek de önemli bir zenginliktir.
Hz. Mevlana’nın “Denizi bir testiye döksen ne alır? Ancak bir günlük kısmetini… Kanaâtten hiç kimse ölmedi; hırsla da hiç kimse padişah olmadı. Hakk’ın rahmetinden uzak olan, sultan bile olsa gözü açtır. Hırs yüzünden âkıbeti görmemek, kendi gönlüne, kendi aklına gülmektir.” sözleri bu bakımdan anlamlıdır. Gandhi’nin “Dünya herkesin ihtiyacını karşılayacak kadar zengindir, fakat herkesin hırsını karşılayacak kadar değil.” sözü de aynı gerçeğe işaret eder.
Daha müreffeh bir hayat için yalnızca daha fazla üretmek ve tüketmek değil; kaynakları doğru kullanmak, kaliteli üretmek, verimliliği artırmak, çevreyi korumak ve insanı merkeze almak gerekir.
Ekonomik gelişme ile ahlaki gelişme birbirinden koparıldığında ortaya sürdürülebilir bir refah çıkmayabilir. Gerçek medeniyet, toprağın altındaki zenginliği değerlendirirken toprağın üstündeki hayatı da Allah’ın emaneti olarak görebilmektir.
Sahip olduğumuz imkânları hak ve hakikat doğrultusunda koruyup geliştirebildiğimiz ölçüde hem bugünün hem de gelecek nesillerin daha güzel bir dünyada yaşamasına katkı sağlayabiliriz.
KALİTE VE VERİMLİLİK: SÜRDÜRÜLEBİLİR REFAHIN TEMELİ
Bu noktada kalite, sürdürülebilir kalkınma ve verimlilik kavramları önem kazanmaktadır. Kalite yalnızca bir mal veya hizmetin belirli standartlara uygunluğu değil, insanların beklenti ve ihtiyaçlarını karşılayabilme niteliğidir.
Sürdürülebilir kalkınma ise bugünün ihtiyaçlarını karşılarken gelecek nesillerin imkânlarını tüketmemeyi; sınırlı kaynakları verimli kullanarak ekonomik ve toplumsal refahı artırmayı ifade eder.
Verimlilik de aynı hedefe, gereksiz kaynak tüketmeden ve israfa düşmeden ulaşabilme becerisidir.
Kalite ve verimlilik anlayışının hayatın ve kurumların bütün alanlarına taşınması önemli kazanımlar sağlar. Yapılan işin ve üretilen mal veya hizmetin niteliği yükselir; verimlilik, güven ve toplumsal fayda artar. Güvenin hâkim olduğu bir ortamda uzun vadeli ve helal kazanç için de daha sağlam bir zemin oluşur. Bunun yanında kaliteli üretim ve doğru standartların uygulanması; iş kazaları, gıda ve ilaç kaynaklı zehirlenmeler, yangın, deprem ve sel gibi risklerin doğurabileceği kayıpların azaltılmasına katkı sağlar. Sonuçta insanların yaşam kalitesi ve toplumun refah düzeyi yükselir.
Kalite ve verimlilik odaklı sürdürülebilir kalkınma, insan ile doğa arasında sağlıklı bir denge kurulmasını, fırsat eşitliğinin güçlendirilmesini ve maddi-manevi açıdan daha adil toplumların oluşmasını destekler.
Kaynakların israf edilmeden kullanılması, tasarruf kültürünün geliştirilmesi ve çevrenin korunması ekonomik büyümenin önünde bir engel değil, uzun vadeli kalkınmanın temel şartlarıdır. Bu nedenle güçlü bir ekonomi ile güçlü bir ahlak anlayışını birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısı olarak görmek gerekir.
DAHA GÜZEL BIR GELECEĞIN İNSANINI İNŞA ETMEK
Türkiye’nin geleceğinde ekonomik gelişme için sahip olduğumuz maddi kaynakların doğru stratejilerle, öncelikli ihtiyaç alanlarına ve iyi yetişmiş nitelikli insan kaynağına yönlendirilmesi büyük önem taşımaktadır. Verimlilik merkezli büyüme stratejilerinin geliştirilmesi; üniversite, sanayi, toplum ve kamu arasındaki iş birliğinin güçlendirilmesi de bu hedefe ulaşmada önemli bir imkân sunacaktır. Ancak kalkınmanın gerçek anlamına ulaşması, maddi imkânların yanında insanın karakterini, vicdanını ve sorumluluk duygusunu da geliştirmesine bağlıdır.
Mahatma Gandhi, insanlığın sonunu getirebilecek anlayışlar arasında ilkesiz siyaset, çalışmadan elde edilen zenginlik, bilgili fakat karaktersiz insanlar, ahlaktan yoksun bir iş dünyası, insan sevgisini yok sayan bilim ve vicdandan yoksun bir din anlayışını saymıştır.
Bu tespitten ve kadim medeniyetimizin değerlerinden hareketle, daha güzel bir geleceği inşa edecek insanları; ilkeli ve halka hizmeti hakka hizmet olarak gören yöneticiler, helal yoldan kazandığı zenginliği iyilik yolunda değerlendiren insanlar, bilgili ve karakterli bireyler, iş ve ticaret ahlakını önemseyen iş insanları, ahlaki ve etik değerlere bağlı bilim insanları ve dürüst, vicdanlı, merhametli, hasbi insanlar olarak tarif edebiliriz.
Sonuç olarak, daha güzel ve medeni bir dünya yalnızca daha çok üreten, daha çok tüketen veya daha çok kazanan toplumlarla kurulamaz.
Maddeyi imar ederken manayı ihmal etmeyen; bilimi ahlakla, ekonomiyi adaletle, teknolojiyi hikmetle ve kalkınmayı insan ve doğa sevgisiyle buluşturan bir anlayışa ihtiyaç vardır. Gerçek zenginlik, sahip olduklarımızın çokluğundan ziyade onları hangi niyetle ve nasıl kullandığımızla ilgilidir. Geleceğin daha güzel dünyasını inşa edecek olan da tam olarak böyle bir insan ve medeniyet anlayışıdır.