Tarih, milletlerin hafızasıdır; fakat ne yazık ki siyasi konjonktürlerin sığ sularda seyrettiği dönemlerde bu hafıza bazen bilinçli bir unutkanlığa kurban edilir. Son dönemde Bakü’den yükselen bazı resmi söylemler ve politik tercihler, tam da böyle bir hafıza tutulmasının veya daha vahimi, örtülü bir vefasızlığın resmini çiziyor.
Gelin, hafızamızı biraz tazeleyelim... 1918 yılında, Kafkasya’da Türk ve Müslüman varlığı büyük bir katliam ve yok oluş tehdidiyle karşı karşıyayken Bakü’nün imdadına kim koşmıştı? Osmanlı İmparatorluğu kendisi de her cephede tarihinin en ağır savaşlarını verirken, Harbiye Nazırı Enver Paşa’nın talimatıyla kurulan Kafkas İslam Ordusu ve onun komutanı Nuri Paşa (Killigil), Azerbaycanlı kardeşlerinin yardım çağrısını karşılıksız bırakmadı. Bu noktada biz Kastamonulular için ayrı bir gurur ve tarihi sorumluluk vesilesi olan bir detayı da hatırlatmak gerekir: Azerbaycan’ın imdadına yetişen o ordunun mimarı Enver Paşa, özlük kökleri Kastamonu’nun Bozkurt ilçesine (Killi / Görentaş köyü) dayanan bir hemşehrimizdir. Keza onun kardeşi, Bakü’ye giren efsane komutan Nuri Paşa ve amcaları Halil (Kut) Paşa da aynı şekilde Kastamonu’nun bağrından çıkmış, ata toprağımızın yetiştirdiği yiğitlerdir. Kastamonulu paşaların ve komutanların sevk ve idaresindeki o şanlı ordu, yüzlerce şehit vererek Bakü’yü işgalden ve katliamdan kurtardı. O gün dökülen kanlar, "İki devlet, tek millet" iradesinin harcını oluşturdu. Yakın tarihte, Karabağ’ın özgürleştirilmesi sürecinde de Türkiye’nin tüm imkânlarıyla, askeri teknolojisiyle ve diplomatik gücüyle koşulsuz biçimde Azerbaycan’ın yanında durduğu hafızalarda henüz tazeliğini korumaktadır.
Ancak bugün geldiğimiz noktada, Bakü yönetiminin söylem eylemlerinde son derece yaralayıcı bir eksen kayması göze çarpıyor. "Bize kimse yardım etmedi, biz kendi mücadelemizle kurtulduk" tarzındaki tarihsel gerçeklikle bağdaşmayan ifadeler, sadece geçmişte dökülen şehit kanlarına ve Kastamonulu paşalarımızın aziz hatırasına değil, Türkiye ile Azerbaycan arasındaki sarsılmaz kabul edilen kardeşlik hukukuna da gölge düşürmektedir.
Peki, ne oldu da bu tarihi dayanışma bir kenara itilip böyle bir üslup benimsendi? Cevap ne yazık ki bölgesel denklemde araya giren aktörlerde gizli. İsrail devleti ile kurulan stratejik, askeri ve ticari yakınlaşmanın, Ankara ile yürütülen tarihsel ve duygusal bağların önüne geçirilmeye çalışılması ciddi bir akıl tutulmasıdır. İsrail’in bölgedeki varlığı ve Filistin’de sürdürdüğü politikalar ortadayken, Azerbaycan hükümetinin bu ilişkide takındığı mesafesiz tutum ve Ankara’ya karşı sergilediği bu soğuk/mesafeli yaklaşım, "Kardeşlik hukukumuz İsrail araya girene kadar mıymış?" sorusunu haklı olarak akıllara getirmektedir.
Siyasi tercihlerdeki bu kırılma sadece dış politikayla da sınırlı kalmıyor. Azerbaycan’ın iç düzenlemelerinde ve kamu alanında ortaya çıkan bazı uygulamalar, Türkiye’nin geçmişte büyük acılarla tecrübe ettiği darkafalı dönemleri hatırlatıyor. Okullarda ve kamusal alanda uygulanan başörtüsü yasakları, dini inanç özgürlükleri üzerindeki baskılar, adeta Türkiye’nin 28 Şubat karanlığını Azerbaycan’a yeniden yaşatmaktadır. Kendi halkının manevi değerleriyle, inancıyla barışamamış bir yönetimin, dış politikada da milli ve tarihi bağlarından kopması belki de şaşırtıcı değildir.
Gerçek gazetecilik, konjonktürel politikalara göre övgüler dizmek değil, kardeş bildiklerinin yaptığı hataları ve tarihi vefasızlıkları açıkça söyleyebilmektir. Hükümetlerin ve siyasi figürlerin geçici, halklar arasındaki bağların ve tarihin kalıcı olduğu unutulmamalıdır. Kastamonulu paşaların ve Türk mehmetçiğinin Bakü sokaklarındaki kanı üzerine inşa edilen bu kardeşlik, stratejik hesaplara ya da başka devletlerin gölgesine kurban edilemeyecek kadar kıymetlidir. Bakü yönetimi, dostluk ve kardeşliğin değerini yeniden hatırlamalı, kendi tarihine ve değerlerine yabancılaşan bu tutumdan bir an önce vazgeçmelidir.