Akran mağduriyeti… Diğer adıyla zorbalık.
Çoğu zaman bir şaka kılığında, bazen sessiz bir bakışta, bazen de kalabalıkların ortasında saklanır. Etkilerinin nerede başlayıp nerede biteceği asla kesin değildir; çünkü zorbalık, yalnızca yaşandığı anla sınırlı kalmaz, insanın içine yerleşir.
Altında binlerce suskun cümle yüzen bu derin denizde, kimi çocuklar fark edilmeden boğulur. Sosyal medyanın hızlandırdığı çağda akış durmaz, hafıza yorulur; ama yaralar unutmaz.

Akran zorbalığı artık yalnızca uzmanların ya da eğitimcilerin gündeminde değil; gündelik hayatın tam ortasında, çoğu zaman gözümüzün önünde yaşanıyor.
Bir gün dolmuşta, en önde yan yana oturan iki erkek çocuğu dikkatimi çekti. Aralarında iki-üç yaş farkı vardı. Biri daha iri, diğeri daha minyondu. Büyük olan, küçük olanın başına vuruyor, yanağına gülerek tokat atıyor, kulağından tutup aşağı doğru çekiyordu. Otobüsteki yolcular ise fısıltılarla durumu izliyordu: “Yaramaz bunlar… Arsıza bak… Yazık çocuğa…”
Ama ne müdahale eden vardı ne de tek bir uyarı cümlesi kuran. Bu sessizlik canımı sıktı.

Yakınlarında ayakta duruyordum; yaklaşmak zor olmadı. Yaptığının yanlış olduğunu söyledim. Zorbalık yapan çocuk aldırmaz bir gülümseme takınmaya çalıştı: “Şakalaşıyoruz,” dedi. Diğeri, kızaran kulağını tutarak ekledi: “Arkadaşım… Şaka yapıyor.”
Sakin bir sesle anlattım: Şakanın can yakmaması gerektiğini, arkadaşının gözünden acıdan yaş geldiğini, kimsenin kimseye zarar verme hakkı olmadığını söyledim. Canı yanan çocuğa ise insan onurunun önemini, kendini incitenlere karşı durmasını, korkuyorsa ailesinden ya da polisten yardım istemesinin bir hak olduğunu anlattım. Utandıkları belliydi. İlk durakta inip gittiler.

Ama beni en çok yaralayan, arka kapıya doğru yürürlerken duyduğum o cümleydi:
“Beni babam da dövüyor ki…”
Birinin diğerinden daha güçlü olduğu, diğerinin ise sürekli çaresiz hissettiği bu ilişkide, çocuğun evinde de şiddet görmesi doğruyu ayırt etmesini engelliyor olabilir. Belki de bu yüzden, sığınabileceği bir limanı yoktu. Ne yazık ki bazı çocuklar için dünya, güvenli bir yer değildir.

Kastamonu’da kamu düzenini sağlamakla görevli emniyet ve güvenlik birimleri sahada özveriyle çalışıyor; huzuru bozanlara karşı gerekli müdahaleleri kararlılıkla yerine getiriyor.
Ancak bu sorunun köklü çözümü, yalnızca güvenlik önlemleriyle değil; aileden okula, toplumun tüm kesimlerinin ortak tutumuyla mümkündür.

Ailelerin davranışları; şefkatli, sınır koyabilen, tutarlı ve saygılı olduğunda, çocuklar da bunu örnek alma hatta kendi yaşamlarında taklit etme eğiliminde olurlar.
Sevgisini hissettiren, şiddet uygulamayan ama sınır koyabilen bir ebeveyn olmak ideal olandır. Sevgi ve saygı ısmarlama olmaz, insanın içinden gelir.
Aile; biz olmayı hatırlatan derin bir nefestir.

Araştırmalar, öğretmenin sınıf içindeki tutumunun da belirleyici olduğunu ortaya koyuyor. Olumlu davranışlar sergileyen öğretmenlerin, öğrencilerin kişilerarası problem çözme becerilerine katkı sunduğu görülüyor.
Eğitim; bilgilenme olduğu kadar, yaşama dair becerileri öğrenmek ve kazanmak demektir. Ahlaktır, görgüdür, sevgi ve duyarlılıktır.
Thomas Edison’un dediği gibi: “Bir mermer parçası için heykeltıraş ne ise, ruh için de eğitim odur.”
Öğretmen ve aile, bir sanat eserini işler gibi sabırla, özenle ve sevgiyle çocukların geleceğini inşa eder.

Okul öncesi ve okul döneminde çocukların sosyalleşmesini etkileyen en önemli faktörlerden birisi akranlarıyla etkileşimidir. Akran ilişkileri, bireyin geleceğini şekillendirmede önemli bir rol oynuyor.
Ancak akran zorbalığı, özellikle çocuklar ve gençler söz konusu olduğunda sessiz ama derin izler bırakan bir konu.

İlişkisel zorbalık; dışlama, yok sayma, iletişimi kesme gibi davranışlarla çocuğu psikolojik olarak yalnızlaştırır. Fiziksel zorbalık vurma ve itmeyle; sözel zorbalık alay, lakap takma ve tehditlerle; sosyal zorbalık ise dedikodu ve yalnızlaştırmayla kendini gösterir.
Sosyal medya, mesajlar, oyun platformları üzerinden yapılan her türlü küçük düşürücü davranış olarak ortaya çıkan siber zorbalık ise; okul kapısında bitmeyip, her an devam edebiliyor. Bu süreklilik, etkisini daha yıpratıcı kılıyor.

Akran zorbalığı, okul çağındaki çocukların ve gençlerin üzerinde stres yaratarak, eğitime uyum, sosyal ilişkilerde olumsuz etkiler yaratıyor. Yalnızlık, sosyal kaygı ve düşük özgüven zorbalığa maruz kalan çocuklarda ve gençlerde sık görülen sonuçlardır. Zorbalık ile karşılaşan öğrencilerin daha sessiz, tepkisiz olduğu da dikkat çekilen konular arasında yer alıyor.
Ve en tehlikelisi: “Bunu hak ediyorum” düşüncesinin içselleştirilmesi olarak dikkat çekiyor.

Sözlerin yetersiz kaldığı ya da yorgun düştüğü durumlarla onun yerini davranışlarımız alır. Geriye dönüşü olmayan keşkeler yaşamamak için, sözümüzle ve tavrımızla tüm çocuklara sahip çıkmak zorundayız.
Bir çocuğun suskunluğu, çoğu zaman çevrenin aldırmazlığının, kayıtsızlığının sonucudur. Kendi çocuğum değil deyip, sessiz kalmamalıyız, çünkü tanıkların da sorumluluğu var.

Akran zorbalığı bir “çocukluk meselesi” değildir.
O, büyüyüp taşınan bir travma, nesilden nesile aktarılan bir sessizliktir. Görmezden gelindikçe güçlenir, “şaka” denildikçe kök salar. Bu yüzden mesele yalnızca çocukların değil; ailelerin, okulların ve toplumun tamamının sınavıdır.

Akran zorbalığı, sağlıklı nesiller için ciddi bir tehdit ve toplumun vicdan testidir.
Bu testten geçmenin yolu ise bakmak değil, görmekten; susmak değil, sahip çıkmaktan geçer.